Kendine Tuzak
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Balıkçılar Kahvesi’nde üç kulaklı bir kedi olan dostum İvam’la oturmuş, aradan yıllar geçse de, bir kış günü trenle Kayseri’den Ankara’ya giderken üzerinde yazlık bir elbiseyle yolculuk yapan o genç kadını neden unutamadığımı düşünüyordum. 90’lı yılların karanlığını düşünürken, öncelikle aklıma o geliyordu. Sanki o yıllarda, onun gibi kaybolmuştum ben de, pek çok kuşakdaşım gibi. Aradan yıllar geçip de, bu defa onu 2008 1 Mayısı’nda görünce, öyle büyük bir heyecana kapılmıştım ki, gazetedeki köşemde ondan ve onun geçen yıllara rağmen bitmek bilmeyen arayışından bahsetmiştim. Hatta onunla Taksim Meydanı’nda, atılan gaz bombaları arasında bulmak istediği kişiyi aramış ve “tek tek insanların yüzlerine bakarken, tıpkı onun gibi herkesin birisini arıyor olduğunu” görmüş ve şaşırmıştım.
 
İvam, onunla görüşmemi istemiyordu, çünkü benim de onun gibi kaybolacağım konusunda endişeliydi. Çünkü onu hep içimdeki boşlukla birlikte hatırlıyormuşum. Bir trene atlayıp gidebilirmişim buralardan ama bunu istemiyormuş, çünkü daha yapmam gerekenleri yapmamışım. Bir kedi tarafından korunup kollanıyor olmaktan kendi adıma hoşnut olsam da, trendeki kızın benimle neden görüşmek istediğini öğrenmekten kendimi alamamıştım yine de. Belki de aradığını bulmuş ve bana söylemeye gelmişti, kim bilir...
 
Tam Osman Abi’den çay istiyordum ki, trendeki kız kahvenin kapısında belirdi. Üzerinde onu ilk gördüğüm zamandakine benzer mavi bir elbise vardı ve uzun siyah saçlarını başının üstünde topuz yapmıştı. El sıkışmadık, sadece başımızla birbirimize selam vermekle yetindik, o kadar. Bana “Geldiğin için teşekkür ederim,” dedi.İvam’ı göremiyordu, çünkü İvam dışarı çıkınca kendini görünmezleştiriyordu, dikkat çekmemek için. “Seni gördüğüme sevindim. Ama beni neden görmek istediğini merak ettim doğrusu. Yoksa aradığını buldun mu sonunda?” Ben öyle deyince güldü trendeki kız. “Bu arada, senin adını sormayı hiç akıl edemedim bugüne kadar.” “Sormuştun” dedi bana “ama söylememiştim. Bana Frida diyebilirsin, illa bir isimle anmak istiyorsan.” “Frida mı? Hani şu ressam gibi mi?” “Aklıma onun adı geldi. Seni görmek istememin nedeni, sana biraz saçma gelebilir: Seni rüyamda gördüm. Hatta telefon ettiğim o gece görmüştüm seni rüyamda. Önce önemsemedim ama rüyamdan seni haberdar etmeden de duramadım.” Ona rüyasını merak ettiğimi söylememe gerek kalmadan anlatmaya devam etti: “Birlikte tren yolculuğu yapıyorduk. Nereye, niçin gittiğimizi bilmiyorum. Bir yandan konuşuyorduk seninle. Bana diyordun ki, kötü şeyler olacak, hem de çok kötü şeyler. Ben de sana nasıl kötü şeyler diye sordum. Dedin ki bana, herkes Melville’in Moby Dick romanındaki o tayfa gibi geminin güvertesinden okyanusa düşmüş durumda. Romanda gemi onu fark etmeyip devam ediyordu yola. Sonradan geri dönüp düşen denizciyi aldıklarındaysa, sonsuz gibi gözüken okyanusun boşluğu içinde bir süre kaldıktan sonra denizcinin aklını yitirmiş olduğunu görüyorlardı. İşte şimdi okyanusun üzerinde suyun üstünde kalmaya çalışan milyarlarca kafa var. Birbirleriyle konuşmaya çalışan ama sesinibirbirine duyuramayan milyarlarca kafa.  Sonra dedin ki bana, dikkatli olmalısın. Herkes kendisine tuzak kurmakla meşgul. Sistem tuzak kurmuyor, kurduruyor. Bir insana en iyi tuzağı, yine o insanın kendisi kurar. İşte böyle şeyler söyledin. Sözlerin uyandıktan sonra aklımdan çıkmadı. Seni bu yüzden görmek istedim.”
 
Frida’nın rüyasına şaşırmıştım çok. Ama ona rüyasında söylediğim şeyler, tam da benim söyleyebileceğim şeylerdi. Hatta son zamanlarda içsel boşluk üzerine düşünürken aklıma gelen imgelerden birisiydi okyanus. Aklımdan geçirdiğim şeyleri, kendisine Frida diyebileceğimi söyleyen trendeki o kızdan duyuyor olmak inanılmaz geldi bana o an. “İyi ama” dedim ona “neden rüyanı anlatmak için beni görmek istedin.” “Çünkü,” dedi Frida, “o rüyada başka şeyler de oldu. Beni görünce sorduğun ilk soru aradığını buldun mu olmuştu hatırlarsan. O rüya etkili oldu bulmamda. Sana belki sıradan gelecek ama, yıllardır kendimi aradığımı fark ettim. Tamam birisi vardı aklımda, onu arıyordum. Ama niye o diye düşündüm sonra. Niye başkasını değil de onu?” Şaşırdığımı görünce gülmekten kendini alamadı Frida.“İşkencede kaybettiğim şey, benliğimmiş. Ama insanın benliğini kaybetmesi için illa işkence görmesi gerekmiyor. Evlenmek ya da âşık olmak gibi masum şeyler de,iktidar ya da güç tutkusu gibi kirli şeyler de insanın benliğini kaybetmesiyle sonuçlanabilir. Böyle düşündüm. Aslında uzun zamandır düşündüğüm şeylerin bir özeti gibiydi o rüya.”
 
O bana rüyasını anlatınca, “trendeki kız” imgesi bir anda yok olup gitmişti. İvam’ın neden onunla görüşmemi istemediğini daha iyi anlamıştım şimdi. İyi olmasına çok sevinsem de, onu eskisi gibi, bir roman kahramanı gibi düşünemeyecek oluşuma üzülmüştüm biraz. Belki de onun imgesi aracılığıyla ben de kendime tuzak kuruyordum, bir tür yazma tuzağı... O arayışını bitirmişti, benimse yeni başlıyordu anlaşılan.