Kent
HANDE DEMİRCİOĞLU HANDE DEMİRCİOĞLU
İstanbul iki bin on yılını, kültür ile çerçeveledi. Yıl boyu etkinlikler, tartışmalar ya da alkışlar sürerken

İstanbul iki bin on yılını, kültür ile çerçeveledi. Yıl boyu etkinlikler, tartışmalar ya da alkışlar sürerken” kent”i anlamaya çalışmak bu hikayenin başlangıcı olabilir.

 “Kent” ve “kültür” belki de birbirini en yoğun biçimde çağrıştıran iki kavram. “Kent”in insan dünyasında önemli bir yer tuttuğu bilgisinden hareketle; kültürün üretildiği, yaratıldığı ortamın sınırları nasıl çizilebilir sorusu, günümüzün kültür teorisyenleri ve yaratıcılarının temel sorunsalı haline gelmiştir. Kültürle ve uygarlıkla bağlantısı içinde adına “kent” denilen ortamda karşılaşan kişiler, kültürü her yönüyle üreten/yaratan ve tüketen kişilerdir.  Kentin dinamiğinin yaratıcılıkla örtüşmesi, sanat kurumlarının varlığı o yeri “kent” yapar.

Sosyal-ekonomik-tarihsel bağlamda kentin, yeniden inşa edildiği günümüzde; “Kent nedir? Kentli olmak nedir?”. Lewis Mumford “Tarih Boyunca Kent” adlı, kült kitabına bu soruyla başlıyor. Karanlıkta olan kentin kökenlerinin, gelecekte nasıl bir hal alacağını araştıran Mumford; “İçsel çelişkilerden uzak, insanın gelişimini olumlu yönde etkileyip daha da ileriye taşıyacak yeni türden bir kent kurma imkânı hala mevcut mu?” sorusuna, kentin dört bin yıllık dönüşümünü inceleyerek, açıklık getiriyor. Kenti meydana getiren temel formlar olan surun, evin, sokağın, kent meydanının evriminin izini sürerken, Nekropolis ile ütopya arasında gidip gelen bir serüvenle karşılaşıyoruz.

Nekropolis; bir anlamda, ölülerin kenti, canlılar kentinin öncülü, nerdeyse onun özüdür. Kent hayatı ilk insanın ölülerinin gömülü olduğu alanlarla, tarih boyunca sayısız uygarlığın son nefesini verdiği yer olan nihai mezarlık Nekropolis arasındaki tarihsel alanı baştan sona kat eder. Katman katman yükselen yapılarda, geçmiş ile şimdi arsında yaşanan kent hayatı biçim değiştirir.

Kentlerde yaşayanlar, kendilerinden saklanan sonsuz sayıda hikâyenin pek farkına varmadan, sorgusuz geçip giderler. İletişimsizlik ve tahammülsüzlükle örgülü yeni hayat başlar kentte.

Uygarlık saati keşfeder. Mumford, medeniyetin belirleyici makinesinin buhar makinesi değil, mekanik saat olduğunu belirtir. Böyle bir makineyi “saat”i, geliştirmekle modern insan, zamanı insani olaylardan ayırmış olur. Zaman artık, matematik bakımdan ölçülebilir, art arda gelen anlar dizisinden oluşan bağımsız bir dünyadır. Ölçülen bu aralıklarda bireyin, ne yapması gerektiği, yaşanılan ekonomik sistem tarafından belirlenir.

Oysa kentlerin oluşumunda birçok “zaman”dan, “zaman yırtılması”ndan söz edilir. Biçimin kentte izini bıraktığı zaman, kentin tarihidir; olaylar silsilesi ise kentin belleğini oluşturur. Kentin çehresi çok kısa aralıklarla değişebilir, kentin ve bireyin, belleğinde meydana gelen boşluklardan yeniden üretimlerden yola çıkarak, yeni kent anlamlandırılır. Hızın içinde yuvarlanılan günde burjuvalaşmış birey, yırtık zaman ve bellek gibi gereksiz kavramlarla ilgilenmez.

Mumford, kentin serüvenini temellendirirken, temel saptamasını yapar. Kenti, “bir sanat yapıtı olarak” görme düşüncesini taşır. Bu saptama; modern ile postmodern arası mimaride belirleyici olan, Louis Kahn, Aldo Rossi gibi mimarlar için çıkış noktasını oluşturuyor.

İstanbul üzerine analizlerimizi ve inşamızı gerçekleştirirken Mumford’a kulak vermemiz gerektiğini düşünüyorum.  Bir sanat yapıtı olarak “kent”in tartışılması ve anlamlandırılması gereken ana bir olgu olduğundan hareketle.