Kent Ozanı Clementine bu hafta Açıkhava’da
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY
Benjamin Sainte-Clémentine, perşembe akşamı Açıkhava sahnesine çıkıyor. Clémentine’i kendine model edindiği Nick Cave, Tom Waits ve Nina Simone’a benzetenler var

25. İstanbul Caz Festivali’nde daha önce hiç ‘live’ olarak dinlemediğim ve konserlerini merakla beklediğim iki kişi var: Benjamin Clémentine ve Fred Hersch yalınanayak, gezgin İngiliz şair/şarkıcı Benjamin Sainte-Clémentine, perşembe akşamı Açıkhava sahnesine çıkıyor. Onu kendine model edindiği Nick Cave, Tom Waits ve Nina Simone’a benzetenler var. Bir de, hiç unutamadığımız Antony Hegarty’ye…

Clémentine Londra’da doğmuş büyümüş, beş çocuklu, çok dindar, Ganalı anne-babanın oğlu. Yeniyetme olarak Fransa’ya gittiğinde ise, Paris’te evsiz olarak yaşadı. Hiçbir şeysi yoktu – mistik, bariton bir ses hariç. Otellerde ve metroda yalınayak şarkı söylerdi. Bir yıl boyunca çöpte bulduğu bir palto dışında hiçbir şey giymedi. “Onu uyurken giyiyordum,” diyor. “Sonra sahnenin evim olduğu duygusunu edindim. Yalınayak ve paltomla şarkı söylemeye devam ettim. Yalınayak sahneye çıkmak, ayakkabısız araba kullanmak gibi. İnsana özgürlük duygusu veriyor.”

Sokaklarda keşfedildi. Sonra anlaşma yaptı ve kimseninkine benzemeyen bir sesle, bir yorumla 2013’te Jools Holland’ın sahnesinde kendini dünyaya tanıttı. Ocak 2015’te ilk albümü “At Least For Now” ile Mercury Ödülü’nü kazandı. Geçen yılki “I Tell A Fly” ile ise yalnızca doğup büyüdüğü İngiltere’de değil, sığındığı Fransa’da ve sonradan yolunun düştüğü Amerika’da sesini duyurdu. Mercury’nin yanısıra, Fransa’da En İyi Genç Sanatçı olarak ödüllendirildi, New York Times’in birinci sayfasındaki söyleşiyi onunla David Byrne yaptı. Amerikalılar’in “yapabilirim” yaklaşımını seviyor. Fransız hayranlarını da seviyor, çünkü iyi hikâyelerin hakkını veriyorlar. İngilizleri memnun etmek daha zormuş.

Şarkıcı, besteci ve şair olarak can yakıcı baladlarıyla, Benjamin Clémentine artık ender bulunur cinsten bir müzisyen, düpedüz bir kent ozanı. Hayranlarının dediği gibi, insanların yüreğine dokunuyor. Kendisi ise, insanlarla kendi usulünce bağlantı kurduğu görüşünde. Öte yandan, albümleri ne kadar heyecan verirse versin, Clémentine asıl, müzikle edebiyatı harmanladığı, duygusal yüklü sahne performansları ile seviliyor.

Londra’da Katolik okulu öğrencisinden, Paris’te evsiz yeniyetmeye geçerken normalde akranlarının yaşamadığı pek çok şey geldi başına. Londra ve Paris sokaklarını ev edindi, bir odada on kişiyle hostellerde kaldı, anahtarını ranzasının altına sakladı. İlk albümünün ardından Londra’ya, şehrin kuzeyindeki Edmonton’a geri döndü, hatta orada konser verdi. Ailesini bir araya getirmeye çalıştı. Başaramadı ama. Annesiyle babası zaten o evdeyken ayrılmışlardı. Benjamin de artık eski Benjamin değildi. Okul boyunca, sınıfın en ufak tefek çocuğu olmuştu. On yedi yaşında evden ayrıldığında ise 1.93 boyuyla herkese tepeden bakıyordu.

Paris yıllarına, Damon Albarn ile işbirliğine rağmen ona asıl damgasını vuranın, popüler müzik dinlemesinin yasaklandığı o dindar Katolik ev olduğunun bilincinde. Kiliseye 20 saniye mesafedeydiler, papaz yanlarındaki evde otururdu. Babaları polisin dikkatini çekmesinler diye onların spor giysilerini makasla keser, kendi aldığı elden düşme kıyafetleri giymelerini isterdi. Ne de olsa, göçmen anne babanın beş çocuklarını 21’inci yüzyıl Londra’sının popüler kültüründen uzak tutmaları kolay iş değil.

İkinci albümü çıktığında birincisi kadar satmaz diye düşünmüştü. Aslında “I Tell a Fly”le risk almıştı. Albümde Afrika korolarından pat diye solo piyano sonatlarına, Broadway melodilerinden klavsene geçişler söz konusuydu. Nasıl kabul ettirmiş, peki? “Onca zaman bohem bir hayat yaşadığım için insanlar konuşurken kendi üslubumu kullanıyorum, bana inanmalarını sağlıyorum. Barlarda ve trenlerde şarkı söylemeye başlayınca, insanları gözlemeye ve onlarla konuşmaya da başladım.”
Şarkılarında her şeyden söz ediyor: “I Tell a Fly”da Calais’deki göçmenlerin çilesi (God Save the Jungle); savaştaki çocuklara karşı okulda zorbalarla uğraşan çocuklar (Phantom of Aleppoville) anlatılıyor. Peki, ya sinekler? Onlar sığınacak güvenli yer arayan iki sevgili. Benjamin Clémentine, Trump’ın Amerika’sına gittiğinde, sanatçı vizesinde şu yazıyordu: “Olağanüstü yetenekli yabancı” “Nasıl yabancı yani?” diyor. “Kendimizi uzaylı gibi hissediyoruz.”

İkinci albümünde “Jupiter” diye bir şarkı da var (Klibin yönetmeni, ressam/ sinemacı Julian Schnabel’in kızı Lola Schnabel). Benjamin şarkının esin kaynağını “yabancı” lafına bağlıyor ama sakın oğlu Julian Jupiter Richard Sainte-Clémentine olmasın diyoruz. Yirmi dokuz yaşındaki Benjamin, ondan beş yaş küçük olan Londralı folk/pop şarkıcısı Flo Morrissey ile evli. Çocuk büyütme sorumluluğu onları biraz tedirgin etmiş ama, kalabalık aileden gelmenin iyi tarafları da var. Clémentine’ler beş kardeşti demiştik. Flo ise dokuz çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu.