Kentsel dönüşüme, gençliğe ve umuda dair bir roman
06.09.2018 10:28 BİRGÜN KİTAP
Kaybolmaya Hazır Değilim Nişa, biten ve yok olmaya yüz tutan insani özü okurların gözleri önüne seriyor. Bu yüzden belki, ‘İnsan ruhuna değmek lazım,’ diyor Defne

Yetgül Karaçelik

“Gençlik, kişinin kendisini biricik hissetmesinin kolayca mümkün olabildiği bir yaşam parçasıdır” der, Alain Badiou Beckett: Tükenmeyen Arzu’da. Genç olmak her ne kadar başlı başına bir güç kaynağı olsa da bu dönem belirli karşılaşmaların olduğu bir dönemdir. Hem içsel yolculukların başladığı hem de içinde yaşadığımız sosyal çevrenin farkına vardığımız; inşa ettiğimiz ve inşa edildiğimiz bir evredir gençlik.

Böylelikle biriciklik kolaylıkla tekrara ve taklide yenik düşmeye mahkûmdur. Diğer taraftan özne olabileceğimiz gibi nesne de olabiliriz. Çünkü bu dönemlerde dünyayı değiştirmek istemek oldukça kolaydır. Oysa zor olan, bu isteğin kendisinin dahi söz konusu dünyanın sürme biçimlerinin malzemesi olduğunu fark etmektir. Tekgül Arı’nın kaleminden sayfalara dökülen Kaybolmaya Hazır Değilim Nişa, naif bir anlatımla kahramanı Defne’ye bu yolculuğunda eşlik ediyor.

İç içe geçmiş yaşamlar
Gecekondu mahallesinin üniversiteyi kazanmış tek genç kadını olan Defne, üniversitenin kapılarının herkese açık olabileceğini gösterir. Tek kişilik bir başarı değildir onunki. Bu nedenle üniversiteyi kazanmış olmak kimi zaman bir yüke dönüşür. Defne’nin doğup büyüdüğü semt, izole edilmiş, mahalle dokusunun bitirilmiş olduğu bir yer değildir. Evlerine çekilmemiş gecekondu sakinlerinin iç içe geçmiş yaşamları dokunur her defasında diğerine. Defne, bu dokunun bir parçasıdır ve ne yaparsa yapsın bunun dışında kalamaz. Üniversiteyi bitirdikten sonra, sürekli sorgulama içindedir; insanların kırıklıklarını mı onarmak, ruhlarını mı iyileştirmek gerekir? Bu kararsızlık, Defne’nin bakış açısında başlayan değişimle birlikte yerini mücadeleye ve netliğe bırakır.

‘Yıldızlar süzülür mü avuçlarıma?’
“Dar sokak kenarlarına kurulmuş, derme çatma evlerin önünden, her gün iki kez geçip giderim. Aralarına küstahça yerleşmiş üç katlı sahipsiz evin, dökülmüş sıvalarını, pas tutmuş kilitli kapısını görmez gözlerim. Heybetine vurulmuşum bir kez. Üst kattan nasıl görünür sokak, düşünmeden edemem. Gökyüzüne ulaşır mı ellerim, pencereden uzatınca? Yıldızlar süzülür mü avuçlarıma?” Defne, mahalleden uzaklaşıp kente yaklaştıkça o parıldayan yıldızların sönük ışıklarıyla yüzleşir. Işığın o baştan çıkartan parıltısı söndükçe, Defne’nin iç çatışmaları da başlar. Kentin merkezinden gecekondulara bakmak, bakmakla görmek arasındaki derin uçurumu her defasında ortaya koyar. Gecekondu seyirlik malzemedir diğerleri için. Kimse onların gerçek yaşamlarına bakamaz, dokunamaz. Uzaktan bakmak, Gülşen’in neden içeride değil de hep kapının eşiğinde oturduğunu bilmeye yetmez. Diğer taraftan da kentsel dönüşümle birlikte yazgılarının değişeceğine inanan insanlar vardır. En yalın haliyle, ‘belki biraz rahat ederiz’dir bu. Ancak sınıfsal bir eşitsizlik göstergesi olarak çok katlı binalarda oturanlar, tasarlanmış müstakil yerleşim alanlarına çoktan geçmeye başlamışlardır. Bu durum yine bir yer değiştirmeyle birlikte aradaki uçurumun belirginleşmesi ya da korunmasını çağrıştırır.

Büyülü gerçeklik
Hem mahallenin, ev’in, hem de kişilerin kaybolması ve yitip gitmesi tehlikesine karşı, Defne nereden başlamak gerektiğini düşünür. Kısır bir söylemle bir barikatın en ön safları değildir bu. Burası bir mağaranın içine yolculuktur. Mağara, artık kimsenin içine girmediği ve hiyerarşik bir düzlemde en ‘öteki’dir. Mahallenin de ötesindedir orası. Kitabın kurgusu tekil kahraman kurgusunu altüst eder böylece. Artık topladığı çöplerin içinde, karşılaştığı yaşamları ayrıştıran ve bunları mağaranın duvarlarına resimleyen Şükrü vardır ve onun yanı başında çingene Salaloma ve Gülnaz’ın kalaycı kızı Nişa. Paralel bir kurguyla her karakterin kendi öyküsü başlar. Gürültüsüz, sade ve bir o kadar büyülü bir gerçeklik eşlik etmeye başlar Defne’ye.

İlk bakışta kitabın merkezinde kentsel dönüşümün olduğu düşünülse de Kaybolmaya Hazır Değilim Nişa, asıl olarak mekânın insan ilişkileri üzerindeki etkisini de gözler önüne serer. Bir zamanlar yıkım karşısında direnen gecekondu ahalisi yoktur artık. Nesnel bir gerçeklikle bakılacak olursa, günümüzde artık rant alanına çevrilen yaşam alanlarımız karşısında hem söylemsel hem de eylemsel olarak pratik bir var oluş ne yazık ki görülemez. Öte taraftan bu durum, yeni bir kültürün çoktan inşa edildiğine de dikkat çeker. Çünkü bireyler minimal ölçekte dar alanlarda birbirleriyle yakın ilişkiler kursalar da, diğer taraftan en yakınındakilerle çoktan yabancılaşmışlardır. Bu durum yeni modern toplumun bir çelişkisi olarak kendini ortaya koyar. Defne’nin okul arkadaşları Defne’yi, ders çalışan bir görüntü çizmesinden dolayı, dışında kalan dünyaya karşı sorumsuz ilan etseler de kendi toplumsal duyarlılıkları daha yüzeyseldir. Aşık olmak bile küçük hesaplar doğrultusunda gerçekleşir. Elbette, kitap edilgen bir tavır ortaya koyarak okuru, düzene teslim olmaya çağırmaz. Bu tespitle, belki de, ‘mağara’ imgesi bir metafor olarak herkesi öze, insanlığın yalın ve bozulmamış haline davet eder.

‘Modernite nasıl unutturur!
Paul Connerton, ‘Modernite Nasıl Unutturur’ adlı kitabında, mekân olarak içinde yaşadığımız eve değinir. Ona göre evler anımsatıcı bir yapıya sahiptir. En genel anlamıyla evin kendi yaşam öyküsünden, bedene, bireye ve bireyin çevreyle ilişkisine kadar gider mekân. Ve tabi ki mekân hem bireyi, hem de birey ve toplum ilişkisini belirler. Yapının inşa edilmesi ve insanların belli bir sistemle yerleştirilmesi de mekânın kültürel olarak toplumu içine alarak tekrar inşasına yol açar. Böylelikle daha önce öğretilmiş her ne varsa bu modern sistem tarafından unutturulup yeni bir biçim yaratılmaya başlanır. Kentsel dönüşümlerde bir yerden diğer yere geçiş sırasında, sınıfsal ve kültürel olarak benzerliği olmayan insanlar yakın yerlerde ya da iç içe oturmazlar. Diğer bir söyleyişle belirlenen sınırı geçemezler. Aslında yine, aynı sınıfsal konuma sahip bireylerin yine birlikte yaşamaları hedeflenir. Ancak diğer taraftan onların birbirleriyle iletişimleri sırasında yarattıkları kültüre de müdahale edilir. Sevgisiz, duyarsız, soğuk, mesafeli, yabancı, yoksun… içeriye girildiğinde kapıların herkese kapalı olduğu bir yer, soyut kimlikler…

Tepkiler sınıfsaldır
Salaloma ve Gülnaz’ın yaşam alanı çadırdır. Çadır temel ihtiyaçlar dışında geriye kalan şeyleri içinde barındırmaz. Bu da meta ile aralarındaki mesafeyi korumalarını sağlar. Çok değil yettiği kadar tüketmek, yetecek kadar almak. Sürekli hareket hali, onlara gözlem şansı verir. Onların en önemli değerleri yerleştikleri yerlerde tanıştıkları insanlarla geliştirdikleri ilişkilerdir. Diğer taraftan kendi yarattıkları kültürü diğer bir kültürün işgal etmesine izin vermezler. Emek kavramını hatırlatır Salaloma ve Gülnaz. İnsan ürettiği gibidir ya da nasıl üretirse öyledir. Diğer bir ifadeyle bir insanın iyi biri olup olmadığını belirleyen şey ürettiğiyle arasındaki ilişkidir. Hayatını topladığı çöplerle kazanan Şükrü de tam olarak böyledir. Çünkü Şükrü bu işi yaparken, hayatının merkezine sadece para kazanmayı koymaz; çöpleri ayrıştırmak, yeryüzünde dolaşan bütün kötülükleri ayrıştırarak yok etmeyi gerektirir. Güzel ve iyi olmasına rağmen atılmış olanları da alıp korumak, yerine koymak, sonsuz bir döngü içinde hapsetmek. Şükrü, Nişa’yla tanışmak için Salaloma ve Gülnaz’ın sofrasına oturduğunda benliğini alıp huzura çıkar. Yemeği nasıl yediği, diğer insanlara karşı tavrı belirler onu. Geriye kalan her şeyden soyutlanarak kendini kabule sunar, olduğu gibidir o. Ancak Defne, Emre’ye aşık olduğunda Emre arabasıyla gecekondu mahallesine girmez. İki gencin aynı üniversitede, aynı bölümde okumuş olmaları, aynı pankartın arkasında yürümeleri burada belirleyici değildir; belirleyici olan mekândır, ‘gerçek’ mekândır. Çünkü gerçek yaşam alanları bireylerin sınıfsal konumunu ortaya koyar. Tersine Emre’nin üniversitede toplumsal olaylara karşı duyarlı duruşu da benzer bir çelişkiye gönderme yapar. Bu durum yine bizi en başa götürür. Kentsel dönüşüm ve ona karşı gösterilen tepkiler sınıfsaldır.

Kaybolmaya Hazır Değilim Nişa, biten ve yok olmaya yüz tutan insani özü okurların önüne seriyor. Bu yüzden belki, ‘insan ruhuna değmek lazım,’ diyor Defne. Roman, üzerine kurulduğu sosyolojik yapıyla oldukça can alıcı bir yerde duruyor. Tekgül Arı üslubu itibariyle sloganvari bir söylem yerine, sıcak, samimi ve içeriden bir dil kullanıyor ve yazarken, öğreten, ders veren bir tavrı da görülmüyor. Kaybolmaya Hazır Değilim Nişa, okuru mutlaka bir yerinden yakalıyor.