Kentsel inşa ile Kırım arasında; hangi Türkiye?
TARIK ŞENGÜL TARIK ŞENGÜL

İstanbul’a yapılan üçüncü köprünün iki yakasını bir araya getiren son adım atılırken, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere, devlet erkânının bu ana tanıklık edişi neredeyse bütün kanallardan naklen verildi. Yüzlerde “biz yarattık” tebessümü, ellerde kol börekleri, Asya ile Avrupa arasında “köprü” kurdular!

Lakin hepimizin vakıf olduğu, ama ekranlara aynı kapsamda yansımayan bir başka Türkiye daha var şu sıralar; yıkım Türkiye’si! Diyarbakır, Cizre, İdil gibi kentler bir savaş alanı; binaların deprem görmüşçesine çöktüğü, yıkıntıların arasından cesetlerin günler sonra toplandığı, sağ çıkanların göç yoluna koyulduğu kırıma uğramış öteki Türkiye!

Bu iki farklı manzara aynı gerçekliğin parçası olabilir mi? Ahlaki bir noktadan bakan, biraz vicdan sahibi birinin bu durumu kabul edebilmesi mümkün mü? Ama filozofun söylediği gibi Tanrı öldü ve artık neyin ahlaki olduğunu bize söyleyebilecek kimse yok. Ölçütün kalmadığı yerde, inşa ve yıkım bir arada art arda haberlerde yer buluyor.

Ekranda ilan edilen kısa ateşkes arasında, göçü toplamış, yollara düşen onca insan, nereye gittiğini bilmeden ölüm coğrafyasından uzaklaşmaya çalışırken görüyorsunuz. Sayıları yüz binleri bulan onca insan nereye gidiyor söylemek zor.

Belki de o kadar zor değil! Önem sırasına göre bir önce verilen habere bakın. Dikkat edin, o “muhteşem” köprüye ve bağlantı yollarına! Nereye götürüyor o yollar, kimi, neye bağlıyor? İçinden bol sıfırlı dolarların aktığı rant kanalı, o kanalın etrafına yine milyar dolarlar kazandırarak inşa edilecek bugünkü İstanbul’un neredeyse yarı büyüklüğünde Yeni İstanbul, o rantı havaya kaldıracak 3. Havalimanı bir yandan birbirine, bir yandan eski İstanbul’a, diğer yandan da küresel dünyaya bağlanıyor.

Dünya kentleri, uzmanlar söylüyor, bir yanda hizmet edilen finans ve rant zenginleri ve onların yeni orta sınıf müttefikleri diğer yanda onlara hizmet veren vasıfsız, güvencesiz, düşük ücretli işgücü olmak üzere iki temel sınıftan oluşmaktadır.

O zorla yerinden yurdundan edilmiş, göç yolunu tutmuş Suriçi’nin, Cizre, İdil’in insanlarının yolu İstanbul’a düştüğü ölçüde, yerleri bu enformel işgücünün yanıdır. Bir bölümünün Kanal-İstanbul, bir bölümünün yeni-İstanbul bir kısmının da Havalimanı projesinde çalışacaklarını varsayabilirsiniz. İnşaatlar bitip, yeni-İstanbul sakinleri bu yeni arzu mekânlarına yerleştiğinde, bu kez onları restoranlarda, kafelerde, otellerde, iş-merkezlerinde çalışan işgücü olarak görmemiz kuvvetle muhtemeldir.

O yüzden bu iki manzara aynı resmin parçasıdır; gerçekleşmesi oldukça olasıdır. Lakin soru şu; böylesi bir resimden huzur çıkar mı? İşte o zor bir soru ve yine muhtemel ki bu metropol azmanında barış ve huzuru bulmak hiç öyle kolay bir iş olmayacak!

Spekülasyonu bırakıp, gerçek bir hikâye ile bitireyim; bir süre önce, bir zamanlar Bakanlık yapmış bir siyasetçi ile sohbet ediyordum. O sırada Ege kıyılarındaki yazlığının bahçesini yaptırdığından söz edip, “işten anlayan eleman bulamadığından” dert yandı. Başına gelmedik kalmamıştı. En son iş, bahçesine dekoratif amaçla getirdiği koca taşın başına gelmişti. Taşı bahçede başka bir noktaya nakletmek istemiş, bahçede çalışan Güneydoğu’lu işçiler “o iş kolay” demişti. Bir süre ayrılıp, geri döndüğünde taşın yeni yerine taşındığını görmüş, ama taşa baktığında afallamıştı. İşçiler ağır taşı yerinden kaldıramayınca çözümü bulmuş, taşı ikiye bölüp, öyle nakletmişti. “İnanamadım yaptıklarına” dedi eski Bakan, “aptallığın böylesi” diye ekledi. ” İşte böyle zordu yaşamı”.

Bakan bunları söylerken, zorunlu göç ile kıyılara yönelen, bu bölgelerdeki yoğun inşaat sektörünün işgücünü oluşturan bildiğim insanlar geldi gözümün önüne, “acaba bir hinlik yapmış olabilirler mi” diye geçti aklımdan. Sahip olduğu evleri başlarına yıkılan insanların, yazlıklarının bahçesinde fanteziler peşinde koşanlardan minik intikamı fikri, aptallık açıklamasından daha ikna edici geldi.

Eski Bakan bu fikirden hiç hoşlanmadı! Muhtemelen iyi bir fikir de değildi, benimkisi. Bakan’a değil ama işçilere haksızlık ettiğimi düşündüm ardından.

Ama, yukarıda spekülasyonunu yaptığım dağılmış Türkiye’yi İstanbul’da bir araya getirme çılgınlığı bir gerçekliğe dönüşürse, bölünen, kırılan, dökülenlerin taşlardan öte olacağından kimsenin kuşkusu olmasın!