Keşiş yengeçlerinin hüznü ve neşesi
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL

Çok kötü durumda yakaladılar bizi, kabuksuz, çırılçıplak. Kabuğumuzu terk ettiğimiz, ama kendimize yeni bir kabuk bulamadığımız saldırıya açık, en zayıf anda. Keşiş yengeçlerini bilirsiniz; kabuk üretemedikleri için boş buldukları kabuklara yerleşirler ve kabukları dar geldiğinde terk edip yeni bir kabuk ararlar kendilerine. Ve işte o an, en zayıf oldukları andır. Yumuşak ve çıplak karınlarıyla avcılar için kolay lokma. Bir an önce yeni bir kabuğa yerleşemezlerse ölecekler.

Toplumsal mücadeleler tarihi, dayanışma ağlarının örülme tarihidir ve iktidarın sömürüsüne, baskısına, istismarına, dışlamasına karşı girişilen sınıfsal, cinsel, etnik mücadelelerle, ilmek ilmek ördüğümüz ve kendimizi gerçekleştirme alanları yarattığımız korunaklı ağlarımız vardı. Bu ağları parçaladılar ve bir başımıza kaldık, çırılçıplak ve o zamandan beri boş bulduğumuz, konut dedikleri kabuklara sokuyoruz en yumuşak yerlerimizi. Ve kabukların içinde iktidarın ve medyanın yalanlarıyla döşediğimiz hayatlar sürdürüyoruz. Dayanışma ağlarının yerinde yeller esiyor şimdi. Varsa yoksa kabuklarımız; hepsi birer tasarım ürünü; yalanlarla örülü yaşamlarımızda yalandan tasarımlar olarak kabuklarımızı parlatıyoruz. Parlak kabukların yalnızlığı.

Hiç bu denli çıplak ve zayıf ve kırılgan yakalanmamıştık ve hiç bu denli yapayalnız; keşiş yengeçlerinin hüznü. Kırılgan kabukların içine yerleşsek de hep kabuksuz, çırılçıplak hissettik kendimizi. Yalanla parlattığımız kabuklarımızın aslında olmadığını ve tüm çıplaklığımızla avcılara yem olacağımızı biliyorduk. Oluyoruz da. Tek tek avlıyorlar bizi; üniversitede, okulda, sokakta, hatta sığındığımız kabukların içinde bile. Bir hiçiz şimdi. Bu hiçliğimizi kendimize bir türlü itiraf edemiyor, beden denilen kabuklarımızı da tasarım ürünü haline getirip nesneleşmenin hüznüyle kahroluyoruz. “Görünmez Kentler” kitabında Italo Calvino, toplumsal ilişkilerden koparılmış çıplak bedenlerin nasıl da bir hiç olduklarını ne de güzel anlatmıştır. Bu anlatı, bombalarla kentleri başlarına yıkılan ve toplumsal ağları parçalanan Doğu’daki ve bir kabuk gibi konutlarına sığınan Batı’daki insanların ortak trajedisidir: “Ersilia’da oturanlar kentin yaşamını ayakta tutan bağları belirlemek için evlerin köşeleri arasına, renkleri akrabalık, takas, otorite, temsil ilişkilerine göre değişen, beyaz veya siyah veya gri veya siyah-beyaz ipler gererler… Ersilia’yı terk edenler tüm ev eşyalarıyla konakladıkları bir tepenin eteğinden ovada yükselen kazık ve ip kargaşasına bakarlar. Ersilia kenti hâlâ odur, kendileri ise bir hiç.”

kesis-yengeclerinin-huznu-ve-nesesi-152927-1.Şimdi, kentlerini terk etmek zorunda kalanlar, toplumsal ağlarından koparılanlar, bir tepeden görünmez kentlerine baktıklarında bir hiç olduklarını anlıyorlar. Nasıl da parçaladılar ağlarımızı, nasıl da düştük tuzaklarına? Doğanın ve toplumun bağrına bir bıçak yarası gibi çizilen düz çizgilerle bizi birbirimizden ayırmalarına izin verdik. Birbirimize dolandığımız ve dolandıkça birbirimizle kaynaştığımız kıvrımlı yollar çizgisel yollarla parçalandıkça, giderek daha da yalnızlaştık ve sonunda, kapitalizmin otoyolunda bir başımıza, birbirimizle yarışırken bulduk kendimizi. Bizi, dayatılan hedefe ulaştıracak düz çizgiyi reddedecek ve eşeklikte ısrar edecektik. Ama biz uslu çocuklardık, iktidarın sözünü dinledik: “İnsan dosdoğru yürür, çünkü bir hedefi vardır… Eşek zikzak çizer” (Le Corbusier). Oysa insanın düz çizgiye sığmayacağını söyleyenler de vardı, Tennessee Williams’ın “Arzu Tramvayı”ndaki kahramanı gibi: “Düz nedir? Bir çizgi düz olabilir ya da bir cadde, fakat insanın yüreği, dağların arasından geçen bir yol gibi kıvrımlıdır.” İnanmadık.

Şimdi faşizmin dümdüz çizgisinde yapayalnızız, hüzünlü ve çıplak; ama unutmayın, dağ gibi yüreğimiz var bizim, yolları kıvrım kıvrım ve görünmez kentleri görünür kılmak için arzumuz. Yüreklerimiz asma sürgünleri gibi, birbirine dolanmaya teşne. Sahte bir kabuk aramayın artık; yüreklerinizin kıvrımlı yollarından gidin, birbirinize doğru ve sarılın; sonra bir köşeyi döndüğümüzde, bir de bakmışız, görünmez kentlerde yaşamın ve direnişin neşesi; sakın şaşırmayın!