Keskin viraja girerken…
SELİN SAYEK BÖKE SELİN SAYEK BÖKE

AKP’nin ve Saray’ın 24 Haziran sonrasına vaadi, ne yapıyorlarsa onu yapmaya devam etmek. Yani bu iktidarla devam kararının anlamı çok açık: Bugün yaşadıklarımız, yaşayacaklarımızın teminatı olacak.

Kutuplaştıran bir siyaset… Kavgalı-kavgacı bir dış politika… Kurumların yerini şahısların, kuralların ve hukukun yerini keyfiliğin; liyakatın yerini parti sadakatinin aldığı tek adam rejimi… Rantçı talan ekonomisi, borçluluk, istikrarsızlık, hayat pahalılığı, krizin eşiğine taşınmış bir ekonomik düzen… Sonuç 6 milyon işsiz, 453 milyar dolar dış borç, son 16 yılda servetin en az yüzde 18’inin toplumun yüzde 99’undan en zengin yüzde 1’ine aktarıldığı eşitsiz bir düzen. Yüzde 12’lik enflasyon, son 6 ayda yüzde 20 değer kaybeden TL ve yüzde 20’lere ulaşan faizler… Bunlar şimdi yaşadıklarımız. Bu düzen devam ederse vaat edilen gelecek ise bunların hepsinin daha da kötüleşeceği bir karanlık.

Oysa bu yaşadıklarımıza mahkûm değiliz. 24 Haziran başka bir geleceğe adım atmak, o geleceği başka değerler üzerine kuracak olan toplumsal sözleşmeyi yeniden yazmak için bir fırsat. Sadece 4 gün sonra sandıkta oyumuzu verirken işte bu değerlerle birlikte, yaşadıklarımızı yaşamaya devam mı edeceğiz yoksa bir değişimin öncü adımlarını mı atacağız sorusu aklımızda olmalı.

Mesela, bugünkü gibi bölünmüş bir toplumun ağırlığı altında ezildiğimiz sabahlara mı, yoksa birlik olmaktan güç alan bir özgüvene ve huzurlu günlere mi uyanacağız?

Kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı, ötekileştirici siyasetin yarattığı bir toplumsal karanlığa sürüklendik. Anketler her 4 kişiden üçünün kendisi ile aynı siyasi görüşe sahip olmayanlarla komşu olmaktan çekindiğini, çocuklarının oyun oynamasını veya evlenmesini istemediğine, birlikte iş yapmaktan da vazgeçtiğine işaret ediyor. Yani kutuplaşma artık yalnız politik ve sosyal alanı değil, ekonomik yaşamı da doğrudan etkiliyor. Sanayi 4.0 devrimi üretim biçimlerini değiştiriyor, bu değişime hızlı uyum sağlayabilmek, bu devrimin yıkıcı etkilerinden korunmak giderek daha büyük önem ve aciliyet taşıyor. Bunun için her şeyden önce yeniliklere, farklılıklara, değişime ve sosyal iletişime açık olabilmek gerekiyor! Bunun için de her şeyden önce toplumsal barış gerekiyor. 24 Haziran toplumsal barışı kurmaya başlamak için bir fırsat.

Bugünün ekonomik ve sosyal sorunlarına yol açmış olan kuralsız, hukuksuz, keyfi OHAL rejiminin kalıcı kılınacağı tek adam rejiminin karanlığında mı devam edeceğiz, yoksa kurallı işleyen, hukukun üstünlüğüne dayanan, iyi işleyen kurumlar aracılığıyla ortak aklı kalıcı kılan bir demokrasinin vereceği rahat nefesi mi soluyacağız? Önümüzdeki sorulardan biri de bu.

Açık ki ekonomide işlerin düzelebilmesinin yolu, yönetim biçimine dair hep birlikte vereceğimiz bu karardan geçiyor. Ve yine açık ki krizin içine sürüklendiğimiz değil, refahımızı arttırıp hakça paylaştığımız bir geleceğin yolu da demokrasiden geçiyor.

Mesela, bugünkü gibi herkesle kavgalı, maceracı, iç politikaya malzeme edilen, mezhepçi dış politikayla emperyalist güçler arasında savrulmaya, izole ve gittikçe içine kapanan bir yolda mı devam edeceğiz? Yoksa, sadece sınırlarımız içerisinde değil, sınırlarımızın ötesine de barışı taşıyacak bir öncü güce dönüşüp, ticari diplomasinin yaratacağı refahı mı tadacağız? Açık ki vereceğimiz yanıt savaş mı barış mı, kavgayla içe kapanma mı, dünyaya açıklık mı, yokluk içinde yaşam mı yoksa refah içinde bir gelecek mi sorularına ortak bir yanıt olacak.

Tüm bu sorular bir tercihte özetlenebiliyor bugünlerde: Ekonominin ucunda durduğu uçurumun kenarından derin bir krize sert bir biçimde düştüğü, bugün yaşadıklarımızdan daha zor günler yaşayacağımız yarınlar mı olacak? Yoksa ekonomiyi uçurumun kenarından hep birlikte çektiğimiz ve yumuşak bir geçişle halkçı bir kalkınma programına adım attığımız bir aydınlığı kurmaya mı başlayacağız?

Bu soruların hepsinin yanıtını verirken özellikle hatırlamamız gereken bir gerçekle karşı karşıyayız. Türkiye’nin çözemeyeceğimiz hiçbir sorunu yok. Ancak Türkiye’nin bugünkü sorunları yaratmış olduğu için çözmesi de imkansız olan bir iktidar sorunu var.

Bu sarmaldan kurtuluşun ekonomi reçetesi belli: Üretim kapasitesini arttırmayı hedefleyen, çağın üretim ve rekabet gereklilikleri ile uyumlu bir dijital teknoloji reformu… Eşgüdümlü gerçekleşecek olan bir beceri ve bilgi atılımı… Bu atılımın eğitim ve aktif istihdam politikalarını barındıracak sosyal politikalar… Bugünkü düzenin üzerine kurulduğu bir avuç yandaş sermayeden ve kendi iktidarından yana maliye politikalarını halktan yana bir üretken refah devleti kurmaktan yana değiştirmeyi seçecek bir yeni siyaset ve ekonomi anlayışı…

Özetle, ekonomiyi kur-faiz-enflasyon üçgenine indirgemiş olan bugünün iktidar zihniyetini istihdam-üretim-refah üçgeniyle değiştirecek yeni bir anlayışa, yeni bir siyasete, yeni kadrolara ihtiyacı var Türkiye’nin.

Ve işte birkaç gün sonra kullanacağımız oy bu yeni siyaseti, anlayışı ve kadroları iktidara getirmemiz için büyük bir fırsat. Bu değişimin sandığından önceki son virajdayız ve biliyoruz ki bu virajdan geçişimiz nasıl olursa olsun, bizler özgürlük, eşitlik, barış, laiklik değerleri üzerine kurulu bir demokrasinin inşası için mücadeleye devam edeceğiz.

Ama şimdi bu virajdan uçuruma sürüklenmeyip virajı alabilmemiz için hepimize görev düşüyor. Sandığa gitmek, tereddütlü olanları sandığa gitmeye ikna etmek ve demokrasinin salt oy vermek değil, o oyu verdikten sonra sayımına ortak olmakla başlayan bir uzun soluklu süreçle, sözümüzle, eylemimizle o demokrasiyi el ele kurmak!

Türkiye bu değişime ihtiyaç duyuyor, Türkiye buna hazır!

Ve değişim başladı bile…