Keynes’in yolu Ankara’ya düştü mü?
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
İstihdam paketiyle ilk etapta 120 bin kişiye iş sağlanacak. Ama  devletin yurttaşına saati 275 kuruşa “mıntıka temizliği” yaptırıp,...

İstihdam paketiyle ilk etapta 120 bin kişiye iş sağlanacak. Ama  devletin yurttaşına saati 275 kuruşa “mıntıka temizliği” yaptırıp, sömürmesi caiz midir? Özel sektörde ise 6 aylığına staj yapacak 100 bin gencin maliyeti İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanacak. İşverenin bu “bedava” emek fırsatını kullanıp, mevcut istihdamı kısması veya açacağı iş kapılarını kapaması nasıl önlenecektir? Yani hükümet krizden çıkış için Keynesçi politikalar uygulamıyor!
Tüm dünyada krizin dibi göründü mü? Beliren “yeşil filizler” ekonomide yaklaşan bir baharın habercisi mi? tartışması sürüyor. Türkiye’de de mayıs ayı imalat sanayii kapasite kullanım oranı yüzde 70.4 olarak açıklandı. Bu oran, nisana göre 3.6 puan, üretimin dibe vurduğu şubata göre ise 6.6 puan bir artışa işaret ediyor. Öte yandan, geçen yılın mayıs ayında imalat sanayii kapasite kullanım oranının yüzde 82.4 düzeyinde bulunduğu hatırlanırsa, yıllık bazda 12 puanlık bir gerileme söz konusu.
Ne yazık ki iki etmen Türkiye ekonomisi için “karanın göründüğü” yargısına varmamızı engelliyor. Birincisi, otomotiv ve beyaz eşyadaki ÖTV indirimlerinin geçici bir parlama yaratmış olması ihtimali çok güçlü. 15 Haziran’da indirim süresinin dolmasıyla birlikte, öne çekilen talebin buharlaşması sonucu üretimde tekrar yavaşlama fazına geçilebilir. İkincisi ise, küresel krizin şokuyla işletmelerin panik halinde üretimi fazlasıyla kısmaları, zaten azalan talebi bile mevcut stoklardan karşılamayı tercih etmiş olmaları mümkündür. Bu davranış, aralık-şubat döneminde üretime gereğinden fazla fren yaptırmış olabilir. Bu varsayım doğru ise, üretimdeki kıpırdamanın kaynağı bir talep sıçramasının ötesinde, stokların yenilenmesi döngüsüne girilmesidir. Öyleyse sağlıklı bir yargıya varmak için önümüzdeki ayları beklememiz gerekiyor.
Geçtiğimiz hafta Başbakan Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı “teşvik ve istihdam” paketi sermaye çevrelerince sevinçle karşılandı. Kurumlar vergisinde indirim, yatırımlarda SSK primlerinin hazine tarafından karşılanması ve 5 puanlık faizin devlet tarafından üstlenilmesi, bedava arsa dağıtımı derken, “bol keseden” bir teşvik paketiyle karşı karşıya bulunduğumuz söylenebilir. Anlaşılan, Halit Narin’in 12 Eylül sonrasında sarf ettiği “biraz da biz gülelim!” sözünün hükmü geçerliğini koruyor. O gün işe giren memurlar emekli oldu, hükümetlerin sermayeyi gıdıklama gayretkeşliklerinin sonu gelmedi.

TEK TARAFI SEVİNDİREN PAKET
Bu yazıyı kaleme alırken bir an, “biz solcuların yaşamı da hep eleştirmekle mi geçecek, beğendiğimiz hiçbir icraat de çıkmayacak mı? düşüncesine kapıldım. Tam o sırada Türkiye Genç İşadamları Başkanı Hazim Sesli’nin aşağıdaki demecine rastladım:
Açıklanan her ekonomik paket her zaman genç işadamları olarak bizi memnun etmiştir. Ancak, hükümetimiz ile IMF arasında imzalanması geciken anlaşma bizlerde tedirginlik yaratmaktadır. Ülke menfaatlerinin ön planda olduğu ve uzlaşma kültürü çerçevesinde gerçekleştirilecek IMF anlaşmasının bu süreçte tamamlanması, iç piyasalarda oluşan güzel havanın dış piyasalar tarafından da hissedilmesi anlamına gelecektir.
İnsan ilk anda bu kadar yapıcı, uzlaşma yanlısı, herkesin iyi havaları ciğerine doldurması temennisiyle bezeli mesaja kıymak istemiyor. Sonra da, artık genlerimize işleyen solculuk nüksediyor. Emek-sermaye çelişkisi diye bir olgu varsa, her paketin aynı tarafı sevince boğması hakkaniyetli midir? Uzlaşma kültürü, IMF anlaşmasından yaşamı ve çıkarı doğrudan etkilenecek emekçi kesimlerin taleplerinin hiç kale alınmaması; hatta görüşmelerin içeriğinden, tartışmaların düğümlendiği noktalardan zinhar bilgilendirilmemesi midir? Soruları kafama dank edince, gönül huzuruyla “tenkit” misyonuma avdet ettim.

MINTIKA TEMİZLİĞİ VE KEYNESÇİLİK
Başbakan’ın açıkladığı pakette, “toplamda 500 bin kişiye iş yaratma” iddiası var. İlk adımda kamuya 6 aylığına 120 bin geçici personel alınacakmış. Bu personel, kamu kurumlarının bakım ve onarım işlerinde çalışacak. Erdoğan’ın deyimiyle, “her eve az da olsa aş” girecek. Öncelikle, “kriz teğet geçecek” iddiasında bulunan başbakan, bırakın yoksulluğu, ülkede açlık bulunduğunu doğrulamış oluyor. Eğer gerçekten böyleyse, kimse “120 bin aile açlıktan kurtulmasın” demez. Ama açlık gerekçesiyle, devletin yurttaşına “mıntıka temizliği” yaptırıp, saatine 275 kuruş vererek sömürmesi caiz midir? Eğer hükümet bile köle ücretine istihdam sağlıyorsa, asgari ücret uygulaması nerede kaldı, diye sormak gerekmez mi? Eğer bu kişilerin bir altı ayı daha bilgi ve becerilerini geliştirmeden geçirmesi, kalıcı bir iş bulma umudunu altı ay sonrasına ertelemesi, özünde “treni sallamak”, yurttaşı oyalamak değil midir?

BEDAVA EMEK OLARAK STAJYERİN DURUMU
İstihdam paketinde 200 bin işsize meslek kazandırma yoluna gidileceği, kurslara katılacak yurttaşlara da günde 15 TL ödeneceği bildiriliyor. Bu programın finansmanında İşsizlik Sigortası Fonu’nun devreye girmesini kabul edebiliriz. Peki özel sektörde staj yapacak 100 bin gence maddi desteğin aynı fondan karşılanması ne anlama geliyor? Birincisi, bu gençler işsiz kapsamına girmiyor. İkincisi, muhtemelen özel sektör staj yapan gençlere zaten bu olanağı tanıyacaktı. Niye bunun maliyetini hükümet, hem de işsizlerin rızkından karşılıyor? Staj için 6 ay çok uzun bir süre. Peki işverenin bu “bedava” emek fırsatını kullanarak, mevcut istihdamı kısması veya açacağı iş kapılarından çark etmesi nasıl önlenecektir?
Teşviklerin il dağılımına ve sektörel tercihlerine girmeden, hükümetin özel sektör eliyle kalkınmaya kilitlendiğini, kamunun yatırım yapmaya ve kalıcı kamu istihdamı yaratmaya niyeti bulunmadığını söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle, hükümet krizden çıkış için Keynesçi politikalar uygulamayı düşünmüyor. Dikkat edilirse bugünlerde bütçe açıklarına feryat eden, özellikle sosyal güvenlik ve tarım desteklemek için fon ayrılmasına itirazlarını yükselten, muhakkak ve muhakkak çıkışı “IMF şartına” bağlayan “neoliberal çığırtkanlık” azıttı. Aslında tüm bunlar, dünyada yürüyen bir tartışmanın Türkiye’ye yansımaları.

DÜNYADAKİ TARTIŞMALAR
En heyecanla izlenen, “çapraz ateş” Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman ile Harvard Üniversitesi’nden İngiliz tarihçi Niall Ferguson arasında sürüyor. Ferguson özetle, Krugman ve Stiglitz’in körüklediği Keynesçi bir sapmaya sürüklenildiğini, kamu açıklarının alıp başını gittiğini, bunun faizlerde şimdiden belirtileri görülen bir sıçramaya yol açacağını, bu işin sonunun özel sektörü yatırımdan caydırmaya varacağını (crowding-out) iddia ediyor. Ayrıca, enflasyonist basıncın kapıda bulunduğu uyarısında bulunuyor (Financial-Times 30/31 mayıs 2009). Aslında Ferguson, uygulanan paketlerin büyümeyi uyarıcı etkisinin “sıfır” olacağını ima ediyor. Ferguson özünde Friedmancı, “neoliberal” zihniyeti biraz tarih sosuyla lezzetlendirmekten başka bir şey yapmıyor. Bu kesim banka kurtarma operasyonlarına ses çıkarmayıp, toplumsal baskı karşısında ekonomik paketler az da olsa sosyal harcamalara yönelince feveran etmeye başladı.
Krugman ise, kendi blogunda, Ferguson’un cahilce yorumlarının “Makroekonominin Orta Çağı’nı” temsil ettiğini; Keynes’in özel sektörün yatırımdan cayması olgusunun ancak tam istihdamda meydana geleceğini, mali açıkların ekonomiyi genişletmeden faizleri artırmayacağını ispatladığını vurgulayarak, sert bir mukabelede bulundu. En ünlü Keynes biyografisinin yazarı Skidelsky de, kendisinin haliyle Keynesçi tarafta bulunduğunu ifade ettikten sonra, bir tarihçiyle bir iktisatçı arasında değil, Yeni Klasik İktisatçılar ile Yeni Keynesçiler arasındaki bir ideolojik savaşa tanıklık ettiğimizi öne sürdü (Financial Times 10 Haziran 2009).

SOSYALİSTLER VE KEYNESÇİLİK
Diğer bir Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz de, 9 Haziran günü kendi blogunda, “Zenginler İçin Sosyalizm” başlıklı bir yazıyla tartışmayı alevlendirdi. Obama yönetiminin büyük bankalara tutsak düştüğünü, politik baskılar altında, “karlar özel kararlar toplumsal” zihniyetine teslim olduğunu, sosyalizmin ilgi alanına giren “sıradan insanlar” için pek bir şey yapılmadığını vurguladı. Krizde kapıya konan işçileri, evlerini kaybeden milyonlarca Amerikalıyı buna örnek gösterdi.
Peki sosyalistler, Marksistler bu tartışmanın neresinde? Bence Fenerlilerin, Cimbomluların “rakibimin karşısında kim varsa benim gönlüm ondadır!” dedikleri usül bizim de kendimizi Krugmanlar’a, Stiglitzler’e, kısacası Yeni Keynesçiler’e daha yakın hissetmememiz için bir neden yok. Haliyle bazı hatırlamalarla ve hatırlatmalarla.
İsterseniz bu noktada, İngiliz İşçi Partisi’nin 70’li yıllardaki Keynesyen politikalarına yön verenlerden Stuart Holland’a kulak kabartalım:
Keynesyen ilkelerin hala geçerli olduğu nokta, tam istihdamı gerçekleştirmek için yeterli talep düzeyini devletin sağlamasıdır ve bu Friedman’ın reddettiği bir mekanizmayla, yatırım ve harcamaların gelir ve istihdamda yarattığı çarpan etkisiyle mümkün olur. (Tartışmanın kilit noktası, bu çarpan etkisinin bulunup bulunmadığıdır H.K.). Fakat bu mekanizma en iyi uzun süreli yatırımlarla harekete geçirilir. Ve İskandinavya’da kısa dönemli Keynesçi talep yönetimleri değil; kamu altyapı programları, kamu iktisadi girişimleri, sağlık, eğitim, devlet emeklilik sistemleri gibi refah devletinin yürürlüğe soktuğu yeni kamu hizmetleri ikinci dünya savaşından sonraki uzun dönemli büyümeyi yaratmıştır (Red Pepper Ocak 2009).
Stuart Holland daha sonra İskandinavya’da sosyal demokrasinin güçlü sendikaların ve toplumsal hareketlerin baskısıyla uygulanabildiğinin, gelirin artan vergi oranları sayesinde yeniden dağıtılabildiğinin önemine işaret ediyor. Keynesçi politikaların arza yönelik politikalarının eksikliğinin az sayıda büyük firmanın piyasalara hakim olmasını, karlarını vergi cennetlerine aktararak kamuyu zayıf düşürmesini öngöremediği saptamasında bulunuyor. Keynes’in, Marx gibi krizlerin sadece “eksik tüketimden” değil, “sermayenin organik bileşiminin artışından” kaynaklandığı noktasını yakalayamadığının altını çiziyor.
Holland’a göre, bugün Keynesyen politikalar uygulanacaksa birincisi, özel sektöre dayanmak yerine, kamu öncülüğünde olmalıdır. İkincisi, yatırımlar yalnız rekabet gücünü geliştirmeye yönelik ileri teknolojiye değil, sağlık, eğitim, çevre, altyapıya yönelik sosyal hizmetlere yoğunlaşmalıdır. Üçüncüsü, ekolojik dengeler gözetilmelidir.

KAPİTALİZMİN DAYATMALARINI AŞMAK
İmparatorluk çalışmasıyla ünlü Antonio Negri’ye göre ise, bugün Büyük Depresyon sonrası benzeri New Deal Politikaları, yani Keynesçilik Uygulamaları imkansızdır. Çünkü o dönemin bağımsızca ulusal ekonomi politikalarını belirleyen ulus devletinin yerinde yeller esmektedir. Üretimin uluslararasılaşması ve finansal küreselleşme sonucu, karların ve ücretlerin ulusal düzeyde bir uzlaşma sonucu belirlenmesi imkânı kalmamıştır. Ücretlerin üretkenlik artışına göre düzenlenmesi, üretkenliğin dinamiğinin büyük ölçüde maddi olmayan üretim ile insani ve bilişsel faktörlerde yatması nedeniyle imkânsızdır.
Öyleyse Keynes’i yeniden canlandırmak isteyenler, açık harcamalarının “temel yurttaşlık gelirine” ve tüm yurttaşların üretkenlik gücünü artıracak uygulamalara yönelmesi için mücadele etmelidirler. Böylelikle kapitalist toplumun dayatmalarının ötesine geçilebilir. Temel yurttaşlık geliri ücretin ötesinde bir şeydir; sömürünün sadece işçileri değil, toplumun kapitalist örgütlenmesi içinde bulunan herkesi kapsadığının fark edilmesidir (Radical Philosophy-155, Mayıs/Haziran 2009).
Görüldüğü gibi sosyalistlerin, Marksistlerin kendine güvenini sarsmayı amaçlayan iddiaların aksine, uluslararası sol çevrelerde verimli bir tartışma sürüyor. Türkiye’de de Negri’nin “yurttaşlık geliri” uygulamasını on yıldan beri önerenler bulunuyor. Yazıyı bitirirken, tüm bu tartışmalardan sonra Erdoğan hükümetinin, yalnızca iş çevrelerinin yüzünü güldürebilen kurtarma paketlerinin Keynesçilikle hiçbir bağlantısı olmadığını bilmem hatırlatmaya gerek var mı?