Kılıçdaroğlu aradı ve dedi ki...
Ayşenur Arslan Ayşenur Arslan

Geçen hafta, AKP iktidarının otoriter rejimi toplumun –en azından yarısının- rızası ile dayatmasından… Yani hegemonyadan... Ve bunu yapabilmek için din / eğitim / medya gibi aygıtlardan yararlanmasından... Yani bugünkü tablodan söz ederken, sözü Halk TV’ye getirmiştim.

CHP’nin elinin altında, sesini duyurabileceği pek az kaynaktan en önemlisinin heba edildiğini iddia etmiştim.

O gün, akşam saatlerinde CHP Lideri Kılıçdaroğlu aradı.

Yazmak için iznini aldığım konuşma özetle şöyle geçti:

KK: Ayşenur Hanım, Halk TV bize ait değil. Yani CHP’nin televizyonu değil.

BEN: Biliyorum. Zaten ben de CHP’nin demedim. “CHP’nin elinin altındaki televizyon” dedim. Ancak, aradaki organik ilişki ortada. Kaldı ki, siz / ben bilsek de sokaktaki insana sorsanız CHP’nin televizyonu der. Ve oradaki her yanlışlık size fatura edilir. Nitekim şu sıralarda neler neler yazılıyor. Özellikle İstanbul’da neler oluyor bir bilseniz...

KK: Biliyorum. Her şeyi biliyorum. Ama ne yapabiliriz ki! Televizyon bizim kontrolümüzde değil.

BEN: Orasını bilemem elbette. Ben sadece, o kadar önemli bir kaynağın nasıl kullanıldığını yazabilirim.

KK: Ben Deniz Bey’le bir konuşayım… Bakalım ne yapabiliriz...

•••

Bilmeyenler için kısaca aktarayım: Yasalar, siyasi partilerin kendi televizyonlarının olmasına engel. Ancak partiler, bu engeli televizyonu “dışarıdan bir isme” kurdurarak aşıyor. Ve organik bir ilişkiyle destek alıp veriyor. Halk TV de Deniz Baykal’ın genel başkanlığı sırasında, yakın bir akrabası tarafından kuruldu. Baykal genel başkanlıktan gitse de, Halk TV’de daha çok onun sözü geçti. İlişkisi tamamen kopmadı.

Dolayısıyla, Halk TV “hizmet satarak” CHP’den o hizmetin karşılığını alsa da partinin “kontrolünde” olmadı.

Doğrusu, kontrolünde olması da gerekmiyor. Ancak, bugünkü yapısından da kurtarılması gerekiyor.

Yani; reklam alabilen, ses getiren, toplumun sesini yansıtabilen, evrensel yayın ilkelerini uygulayabilen, özellikle İstanbul’da “gecekondu televizyonu” olmaktan çıkabilen bir kanala dönüşmesi gerekiyor.

•••

Taksiye binin... Pazara çıkın... Alışveriş merkezlerini şöyle bir dolaşın... Beyoğlu’nu gezin...
Bin AH işiteceksiniz.

AKP / RTE’ye oy vermiş olanlar bile ekonomik sıkıntıdan, işsizlikten patlama noktasında gibi.
Yargıdan söz etmeye bile gerek yok. Her şey ortada.

Açlık grevindeki iki eğitimciye savcının soruları... O sorulara ve elbette “verilemeyecek” yanıtlarına rağmen tutuklanmaları...

O haber sonrasında Yılmaz Özdil’in yazdığı gibi “demokrasinin, basın özgürlüğünün, adaletin falan değil insanlığın yok olduğu” günlerdeyiz.

Böyle günlerde gerçek habercilik / yayıncılık yapabilecek bir televizyonun gücünü tahmin etmek zor değil.

***

İki şahane kitap

Gazeteler, televizyonlar –birkaçı dışında- artık Ankara’nın sesi.. Gerçek gazeteciler ya hapiste.. Ya da işsiz.. Ama gazetecilikten de vazgeçmiyorlar. Hiçbir şey yapamasalar, kitap yazıyorlar. İşte, iki örnek, çok sevgili iki dostumun kitapları:
kilicdaroglu-aradi-ve-dedi-ki-292608-1.
HALUK ŞAHİN, son kitabında, medyayı “içerden” ve bir aksiyon romanı tadında anlatıyor. Kitabın ana “anti - kahramanı” Kahraman, pek tanıdık bir sima. Ben okurken kâh falan gazeteciye benzettim kâh filan genel yayın yönetmenine. Yaptıkları ve yapmadıklarıyla da neredeyse tanıdığım her ünlü ismi hatırlatıyor. Okurken, medyada olmasanız bile siz de “birilerini” düşüneceksiniz, eminim. Edebiyat çıtası yüksek, şahane bir aksiyon romanı okumak da cabası!

ÖZLEM GÜRSES de bugüne kadar hiç yapılmamış bir şeyle ilk kitabına imza attı. Bugüne kadar başarılarıyla anlatılan isimlere “başarısızlıklarını” sordu. Başarısızlık hikâyelerini anlattırdı. Her biri ayrı bir lezzete sahip hikâyeler... Özlem’e gelince... Onun hikâyesi de başlı başına Türkiye’nin başarısızlık örneklerinden biri! Tanıdığım en yetenekli, en donanımlı televizyonculardan biri. Simültane tercümeyle, sinemadan uluslararası piyasaların durumuna kadar her konuyu aktarabilecek kadar hem konulara hem de İngilizceye hâkim bir haberci. Ve böyle bir gazeteci, Özlem, televizyonda değil. Haber Türk’ten, Yiğit Bulut’un “sansür” talimatları nedeniyle ayrıldı ve o gün bugün ekranlardan uzak. Olsun! Ekranda yapamadıklarını kitabında fazlasıyla yapmış. Umarım, o söyleşileri ekranda da görürüz.

kilicdaroglu-aradi-ve-dedi-ki-292609-1.