Kim bu “dedemin insanları”?
SELAMİ İNCE SELAMİ İNCE
“Maalesef yakın bir geçmişe kadar çok hasıraltı edilmiş, görmezden gelinmiş bir konu bu. 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başları arasında kalan dönemde, Balkanlar’dan ve Kafkasya’dan Anadolu’ya yönelik çok yoğun bir göç dalgası yaşandı. Milliyetçi tarih-yazıcılığı Anadolu’ya gelen göçmenler ve yerliler arasındaki ilişkilerin sorunsuz olduğunu, İslamiyet gibi “ortak değerlerin” her iki toplumu bir diğerine yakınlaştırdığını iddia ediyor… “
 


SELAMİ İNCE

Çağan Irmak’ın “Dedemin İnsanları” filminin ardından geniş bir kesim yıllardır birlikte yaşadığımız Giritliler’i keşfetti. Ancak bu keşif, Giritliler, Selanikliler, balkan göçmenleri, muhacir gibi farklı kesimlerin hepsinin Giritli diye anılması gibi bir yanlış anlaşılmaya yatkın bir durum ortaya çıkardı. Tarihçi Evren Dayar ile “Dedemin İnsanları” filmiyle gündeme gelen Giritliler ve 20. yüzyılın başlarında Türkiye’ye yönelik diğer göçler üzerine konuştuk.

Evren Dayar, 19. ve erken 20. yüzyıl Osmanlı tarihi üzerinde çalışan bir tarihçi. Dayar, Antalya Büyükşehir Belediyesi Kent Müzesi’nde uzman araştırmacı olarak çalışıyor. İlgi alanını, göçmenlik, kent yoksulluğu, kolektif ve bireysel eylemler gibi toplumsal tarihin alanına giren konular oluşturuyor. Araştırmaları, yazılı arşiv malzemesinin yanı sıra, Akdeniz ve Ege kentlerinde yaptığı sözlü tarih görüşmelerine dayanıyor.

-“Dedemin İnsanları”yla birlikte Girit göçmenleri Türkiye’nin gündemine girdi. Kim bu Giritliler, Giritliler’i Yunanistan’dan gelen diğer göçmenlerden ayıran özellikler neler?

Giritliler, 19. yüzyılın sonlarında, Girit’te Müslüman ve Hıristiyanlar arasında yaşanan şiddetli çatışmalardan sonra Anadolu’ya gelmek zorunda kalan göçmenler. Özellikle Girit’teki 1897-1898 Devrimi’ni takip eden birkaç yıl içinde Girit’ten Anadolu’ya çok yoğun bir göç oldu. Bu dönemde elli bine yakın Müslüman Giritlinin, başta İzmir ve civarı olmak üzere, Anadolu’nun Ege ve Akdeniz’e kıyısı olan kent ve kasabalarına kaçıp yerleştiği biliniyor.

-Girit göçmenleri ile diğer göçmenler, mesela mübadele göçmenleri arasında farklıklar var mı?

Evet, örneğin mübadele göçmenleri Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi Protokol’ünden sonra, 1924 yılından itibaren Anadolu’ya geldiler. Mübadele göçmenleri kendilerini, geldikleri bölgelere göre, “Selanik mübadili”, “Kareferya mübadili” ya da “Langaza mübadili” olarak tanımlar. Giritliler ise kendilerini “Giritli” olarak tanımlıyorlar. “Muhacir” kavramı ise ne Selanikliler ne de Giritliler tarafından tercih edilmez. Çünkü göçmenler için “muhacir” kavramı yoksulluk ve sefaletle eş anlamlıdır. “Muhacir” olarak tanımlanan nüfus, ağırlıklı olarak Balkan Savaşları döneminde Anadolu’ya gelen nüfustur.

-Filmde anlatılan “Giritli-yerli” çatışması hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Maalesef yakın bir geçmişe kadar çok hasıraltı edilmiş, görmezden gelinmiş bir konu bu. 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başları arasında kalan dönemde, Balkanlar’dan ve Kafkasya’dan Anadolu’ya yönelik çok yoğun bir göç dalgası yaşandı. Milliyetçi tarih-yazıcılığı Anadolu’ya gelen göçmenler ve yerliler arasındaki ilişkilerin sorunsuz olduğunu, İslamiyet gibi “ortak değerlerin” her iki toplumu bir diğerine yakınlaştırdığını iddia ediyor.

Fakat bu bakış açısı, 19. ve erken 20. yüzyılda gerçekleşen kitlesel göçlerin Anadolu üzerinde yarattığı kısa veya uzun dönemli etkileri görmemizi engelliyor. Göçmenlerin şüphesiz yerlilerden farklı bir kimlik algıları vardı ve bu algı politik müzakerelere dahi konu olabiliyordu. Ben bu müzakere sürecini, tezimde, Antalya özelinde ele almaya çalıştım.

-Bu etki neden görmezden gelindi?

Bu biraz da Türkiye’deki laikliğin paradoksuyla ilgili. Çünkü Ermeni tehciri ve Rumların sürgününden sonra Anadolu, Müslüman bir coğrafya haline geldi. Anadolu’nun İslamlaşması aslında oldukça yeni bir olgu. Üstelik laik Cumhuriyet bu İslamlaşma sürecinde bir kopuşu da temsil etmiyor.

Türkçe konuşan Hıristiyan Gagavuzların Anadolu’ya gelmesine, Cumhuriyet elitleri şiddetle karşı çıkmıştı. Onların Anadolu tasavvuru sadece Türk bir Anadolu değildi, aynı zamanda Müslüman bir Anadolu’ydu.

-Sizin yüksek lisans tezinizin konusu 20. yüzyıl başında Antalya’ya yönelik kitlesel göçler.  Niye Antalya’yı araştırdınız? Özellikle neyini araştırdınız?

Arşiv çalışması esnasında Adnan Menderes’in bir raporunu gördüm. Adnan Menderes 1935 yılında CHP müfettişi olarak Antalya’ya gelmiş ve yerel parti teşkilatı ile ilgili ayrıntılı bir rapor yazmış. CHP müfettişlerinin hazırladığı bu raporlar çok önemlidir. Bu raporlar sadece parti teşkilatları hakkında bilgi vermez, ilgili kentin toplumsal ve kültürel yapısı ile ilgili de bilgiler verir. Rapordaki şu cümle oldukça ilginçti: “Coğrafi konumu nedeniyle Antalya’da insanlar eksiksiz bir birlik içinde daima uyanık ve ulusal heyecanla yüklü olması gerekir. Fakat kentte Türkçe konuşmayan bir Giritli Mahallesi (Şarampol) ile yerlilerle kaynaşamamış bir göçmen topluluğu vardır.” Bir başka raporda ise Antalya’nın bir muhacirler kenti olduğu, Antalya’da yerli bulmanın güç olduğu, çok zaman evvel Antalya’ya gelen Giritlilerin, burada ayrı bir mahalle teşkil ederek kendi başlarına yaşadıkları, Grekçe konuşmaya devam ettikleri ve yerli halka bir türlü kaynaşamadıkları ifade ediliyor. Benzer iddialar Selanik mübadilleri için de dile getiriliyor. Dönemin resmi belgelerinde sık sık altı çizilen bir mesele bu.

-Muhacirler kenti ifadesiyle tanımlanacak kadar Giritliler ya da diğer göçmenler Antalya’nın nüfus yapısını değiştirmiş mi?

Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, Türk-Yunan Savaşı ve Nüfus Mübadelesi sadece Antalya’nın değil, bütün Anadolu’nun etnik ve kültürel coğrafyasını büyük ölçüde değiştirdi. Bu Antalya için de geçerlidir. Yüzyılın başlarında kentin nüfusu 20.000’den daha azdı. Bu dönemde 4.000’e yakın Girit göçmeni Antalya’ya iskân edildi. Balkan Savaşları esnasında da Balkanlar’dan Antalya’ya yönelik kitlesel göçler oldu. 1922’de 8.000’e yakın yerli Rum kenti terk etmek zorunda kaldı ve son olarak 1924 ile 1933 yılları arasında, ağırlıklı olarak Selanik’ten gelen 5.000’e yakın mübadil kente iskân edildi. Bu tabloya I. Dünya Savaşı’nda yaşanan iç göçleri ve 1930’lu yılların başlarındaki Bulgaristan göçünü de eklemek lazım. Demek ki kentin nüfus yapısı, yirmi-otuz yıl içinde büyük ölçüde değişmiş.

-Siz bu değişimi ve bu değişimin sonuçlarını incelediniz?

Bu değişimin kentin toplumsal hayatı üzerindeki etkilerini ve yine bu değişimin Antalya üzerindeki ekonomik ve politik yansımalarını incelemeye çalıştım.

-Göçmenlerin siyasal tercihlerine gelmeden önce, kentin nüfus yapısında yaşanan bu değişimin kentin toplumsal ve ekonomik hayatı üzerindeki etkisi neydi?

Bu değişim, ilk olarak, kentli milliyetçi elitler arasında büyük bir ahlaki paniğe neden olmuştu. 1920’li yılların başlarında milliyetçi elitlerin en önemli sorunu ne tek başına göçmenlerin asimilasyonu ne de ekonomik krizdi. Milliyetçi elitler, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Antalya’da “rakı ve esrar iptilası”nın yaygınlaştığını sık sık iddia etmişler ve içinde yaşadıkları toplumu ahlaksızlıkla itham etmişlerdir. Kentli milliyetçi elitlerin ahlaki paniklerinin, nüfus yapısının travmatik değişimiyle ilişkili olduğunu göstermeye çalıştım. Çünkü bence Türklük, sadece etno-kültürel bir tanıma sahip değildir, ondan çok daha fazla İslami bir içeriği de olan ahlaki bir kavramdır.   

Meseleye kentin ekonomik hayatı açısından baktığımızda ise göçmenler ve yerliler arasındaki en önemli sorunun, Rumlardan kalan emval-i metrukenin (terk edilmiş malların) nasıl paylaşılacağı ve yerel kaynaklar üzerinde kimin egemen olacağı meselesi olduğunu görüyoruz. Örneğin Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı kitabında Antalya’ya değindiği bir bölüm vardır. Gerçi kitapta açıkça Antalya adı kullanılmamıştır, onun yerine, “Üç nokta kenti” denilmiştir. Fakat Antalya’nın 20. yüzyılın ilk yarısındaki panoramasını bilenler, “Üç nokta kenti”nin Antalya olduğunu hemen anlarlar. Burada Nazım Hikmet, Antalya’daki Giritli tüccarlarla yerli tüccarlar arasındaki çekişmeye değinmiş ve bu çekişmede yerli tüccarların tarafını tutan CHP müfettişini şu şekilde konuşturmuştur: “…Giritli şirketin pis, kırık pirincine 35 veriliyor, fakat beğenilmiyor bir öz Türk’ün malı. Sonra bu buhranlı yıllarda biz uğraşıp duralım, parti, hükümet, meclis, Türk vatanında Türk’ü hâkim kılacağız diye.”

-Peki, göçmenlerin siyasal tercihleri hangi yönde oldu?

Yunanistan’da Anadolu Rumlarının siyasi tercihleri üzerine yapılmış harkülade çalışmalar var. Maalesef Türkiye’de bu tür araştırmalar neredeyse hiç yok. Fakat 1930 seçiminde Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) yoğun olarak destek aldığı bölgelerin, Yunanistan göçmenlerinin yoğun olarak iskân edildiği Ege ve Akdeniz kentleri olduğunun altını çizmek isterim. Bu eğilim çok partili hayata geçildikten sonra da devam etmiştir. Örneğin Antalya’daki Girit göçmenleri ile Selanik mübadilleri, çok partili hayata geçildikten sonra Demokrat Parti’yi desteklediler. Bu durum İzmir için de geçerlidir. Çok yakın bir geçmişe kadar İzmir, Demokrat Parti geleneğinin kalesiydi, CHP’nin değil. Edirne, Çanakkale, Kuşadası, Aydın ve Muğla gibi göçmenlerin yoğun olarak iskân edildiği bölgelerde de benzer bir tercih söz konusu.  

-Çok partili hayattan önce, kısa süreli SCF deneyimini istisna tutacak olursak eğer, göçmenlerin siyasi tercihleri hakkında nasıl bilgi sahibi olabiliyoruz?

Siyasal tercihler, sadece iki farklı partiden birinin tercih edilmesiyle ortaya çıkmıyor. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda belediye seçimleri yapılıyor ve bu seçimler, yerelde yaşanan politik, ekonomik ve hatta kültürel çatışmaların anlaşılması için oldukça önemli.

Örneğin 1926 yılında Antalya’daki belediye seçimlerinin galibi Giritli Zeki’ydi. Giritli Zeki’nin muhalifleri, sık sık, Zeki’nin Türk düşmanı olduğunu, belediyeye Giritlileri istihdam ettiğini, Türklüğü hakir görüp Grekçe konuştuğunu ifade etmiştir. Zaten bu ithamlardan sonra Giritli Zeki, 1928 yılında belediye başkanlığından istifa etti. Şüphesiz bu ithamların nedeni, onun gerçekten de Türklüğü hakir görmesi değildi. Zira Giritli Zeki’nin, Antalya’da İtalyan işgaline direnen çok az sayıdaki insandan biri olduğunu belirtmek isterim.

Öte yandan 1930 yılındaki belediye seçimlerinde Antalya’daki Giritli göçmenler ve Selanikli mübadiller, çok kısa bir süre önce kurulmuş olmasına rağmen, kitlesel olarak SCF’yi desteklediler. SCF İzmir’de de büyük başarı kazandı. Dönemin müfettiş raporlarında İzmir ve Antalya’daki Giritlilerin, kitlesel olarak SCF’yi desteklediği sık sık vurgulanmıştır.   

-Göçmenlerin bu siyasal tercihinde hangi etkiler belirleyici oldu?

Göçmenlerin siyasal tercihleri üzerinde şüphesiz ekenomik nedenlerin önemli bir etkisi olmuştu. Zaten göçmenler ve yerliler arasındaki çatışmanın nedenlerinden biri de ekonomikti. Fakat kültürel nedenlerin de etkili olduğu kanaatindeyim. Örneğin “vatandaş Türkçe konuş” kampanyası sadece Türkiye Musevilerini ya da İstanbul Rumlarını hedef almıyordu. Göçmenleri de hedef alıyordu. İzmir, Kuşadası ve Antalya’da, bu kampanyanın göçmenleri de hedef aldığına ilişkin birçok örnek var.

-Bugün sizce göçmenler Anadolu’da yaşayanlarla entegre oldular mı? Bu entegrasyon süreci bugün tamamlandı mı?  

Aslına bakarsanız kimin kime entegre olduğu biraz meçhul. Çünkü sanırım (Ege ve Akdeniz kentleri için söylüyorum bunu), hepimiz biraz göçmeniz. Ama galiba Türklüğe entegre olduk. Zira artık yeni kuşak göçmenler Grekçe bilmiyorlar. Ancak CHP milletvekili Rasih Kaplan’ın 1937 yılında Antalya’da yapığı konuşmaya bakacak olursak, o tarihte bile Antalya’da Grekçe konuşanlar vardı. Bu nutuk kentteki bir kahvehanede yapılmıştır. Şöyle diyordu Rasih Kaplan: “Analar, babalar aranızda anlaşma yapın, ant için, evlerinizde bu dili konuşmayın, çocuklarınızı ihmalinizle alıştırdığınız bu dili konuşmamaları için sokaklarda kontrol edin. Biz de yapacağınız bu teşekküle Halkevi kanalından yardım edeceğiz. Bir an evvel sizi istemediğiniz bu dilden kurtarıp kendi öz dilinize kavuşturacağız.”

Kültürel entegrasyonla ilgili olarak, politikleşme sürecinin de entegrasyonda etkili olduğunu düşündüğümü belirtmek isterim. 1920’li ve 1930’lu yıllarda etnik kimliklere dayalı olarak tarif edilen bölünmeler, daha sonraki yıllarda yerini, tedrici olarak politik bir ayrışmaya bırakmıştır.

-Son olarak, kültürel önyargılar devam ediyor mu?

Eskisi gibi değil şüphesiz. Uzun yıllar göçmenler ve yerliler arasında akrabalık ilişkisi kurulmuyordu. Artık böyle bir durum yok. Fakat hiç de politik niteliği olmayan küçük atışmalar bile, hala, kırıcı ithamlara neden olabiliyor. Geçmişteki “gavur” ithamı, bugün yerini “yarım gavur” ithamına bırakmış. Demek ki bir ilerleme kaydedilmiş.

Ancak bu, tedirginliklerin bütünüyle ortadan kalktığı anlamına da gelmiyor. Örneğin Giritliler konuştukları dili “Giritlice” olarak isimlendiriyorlar. Bu isimlendirme, bir yönüyle mekâna ilişkin güçlü bir aidiyet duygusuyla ilgili elbette. Fakat bu isimlendirmede kültürel önyargıların da büyük bir rolü var. İnsanlar anadillerinin Grekçe olduğunu söylemekten çekiniyor çünkü. Oysa yeryüzünde Giritlice diye bir dil yok, Giritlice denilen dil Grekçenin kaba bir biçimi.