alpertasbeyoglu

Kimin ahlakı…

Bir ‘film’ gösteriliyor ve Maraş Katliamıyla ilgisi olmayan, ilgisi olması mümkün olmayan hatta o ateşte yakılmak istenen ‘insan-lar’, başta Hrant Dink olmak üzere müsebbib gibi gösteriliyor…
Toplumun gözü önünde yaşanmış bir olay, yine o topluma bir yalan olarak gösteriliyor.
Aslında olup bitenin anlaşılması için arşivlerin açılması, gizli tanıkların bulunması bile gerekmiyor… Bütün bu veriler daha derinlerdeki, daha ‘özel’ ilişkileri ve planları ortaya çıkarmak için gerekse bile eldeki kaynaklar katliamın neden ve nasıl planlandığını, barbarların ve destekçilerin kimler olduğunu yeterince ortaya koyuyor…
Ama her şey bir yana…
Bir mahkeme bu fütursuzluğa yapılan itirazı haklı bulup, ‘yalanı’ mahkum ediyor. Bir Yargıtay ise bu ‘filmin’, “doğruluk, gerçeklik ve tarafsızlık” ilkelerine uygun olduğu gerekçesiyle kararın esastan bozulması sonucuna varıyor … Hiçbir delile, olguya dayanmadan.
                                       *

‘Doğruluk, gerçeklik, tarafsızlık’ kime göre ve kime aittir… hangi koşullarda kime ait olabilir, ilk soru bu. Ya adalet…
Bütün bu kavramların bugünkü yüzü yine medya. Belki de medyanın suç ortaklığından sözetmek daha da anlamlı olmalı.
En azından medyanın ahlakından… Hele o televizyon programındaki ırkçı, ayrımcı nefret cümleleri bunun deliliyken.
Ne ki kavramların içeriklerini ve adalet duygusunu yitirmeye başlayan toplumlar nereye gider…
                                       *

Ama bir itiraz da Belgesel Sinemacılardan.
Çünkü söz konusu ‘televizyon programı’ belgesel olmak bir yana, propaganda filmi bile değil. En vahşi propaganda filmi var olan bir gerçekliği bozuma uğratır, diğer gerçeklikleri yok sayar – örter., kendi sözünü cilalar, büyütür, bedelleri saklar… kendini doğrulamak için deliller yaratır, olmayan deliller varmış gibi davranır. Anlatılacak olanı, anlatılmayacak olanı ayıklar kendi için.
Ahlakı yoktur ama en azından kendine bir dayanak arar. Bir mantık kurmaya niyetlenir. Oysa ‘Şahların Labirenti’… Küfür.
Belgesel sinema ise kendini tek bir kavramla ayrıştırıyor…
Manifestosu, varoluşu, çıkış noktası, tarihi, arayışı… Seçilmiş ahlak / etik…
Gerçeklik ile arasındaki mesafe ve o gerçekliğin estetiğini bulma kaygusu…
Ve burdan yola çıkarak hayata dair kirlenmemiş cümleler kurma hevesi.
Ondandır, güven erozyonunun gitgide derinleştiği bir dünyada, gerçekliğe dair tutunabilecek o alanı korumak gerek.
‘Şahların Labirenti’ belgesel değil… Elbette birileri, medya haberleri, Yargıtay belgesel olarak tanımladığında anlaşılabilir yanını kavramak mümkün bunun. Çünkü yalanı inanılır kılma meselesi.
İlginç olan o ki, gerçekliğin yakınında duranların cümlelerinin o film-den belgesel olarak sözediyor olması… (Birgün haberinde, Fethiye Çetin’in dilekçesinde hep o ‘Belgesel Film’)
Öyleyse ’belgesel filmler’ yasaklanırken, ‘belgesel sinemacılar’ yargılanırken adaleti mülk edinen, hayatı kirleten, geriye kalan kimin ahlakı…

Not: Geçen haftaki yazımın son paragrafı hatalıydı. Özür dilerim. Doğrusu: Travmaların, endişelerin, karmaşanın, savrulmaların ortasında bir ada gibi duran hayatları düşünüyorsun… Dünyayı o ada olarak tasarlıyorsun. İğde kokuları, sevinç çığlıkları, el değmemiş ırmaklar, kırlangıç sürüleri, şarkılı sokaklar… Orada artık bazı kelimeler kullanılmıyor. Hapishane yok. Mahkeme yok. İşten atılma yok. Politika yok. Dar zamanlar yok. Geçim derdi yok. Sınır yok.

Sevgi herkesin ve herkes için. Ve her şey…

Ama şimdi sen…
 

BİZİ TAKİP EDİN

359,909BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,086,766TakipçiTakip Et
7,819AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL