Kimlik siyaseti ve küresel faşizm
AYKUT ERDOĞDU AYKUT ERDOĞDU

Üretim teknolojilerinde artan makineleşme ve robotlaşma giderek daha az emeğe ihtiyaç duyuyor. Bu durum işsizlerin sayısını artırıyor. Sayıları artan işsizler daha az ücretle, daha çok çalışmaya razı oluyor. Dizginlenemeyen vahşi kapitalizmin acımasız ‘rekabet kuralları’ eşitsizliği ve adaletsizliği daha da derinleştiriyor.

Küreselleşme sonrası sermaye, bir ulusun direnişini diğer ulusun diz çöküşüyle cezalandırıyor. ABD’nin Pittsburgh eyaletinde, yüksek ücret ve sendikal haklar için direnen işçiler günde 1 dolara çalışmaya hazır Çinli işçilerin çaresizliği üzerinden cezalandırılıyor. Sermaye Pitsburgh’da fabrikaları kapatıp Çin’de üretime başlıyor. Manisalı tekstil işçisi Bulgar işçisi ile tehdit ediliyor. Venezuella ve Rusya küresel sermayenin kucağında oturan Suudi Arabistan ve Katar’ın petrol fiyatlarını aşırı düşürmesi üzerinden terbiye ediliyor.

Vahşi kapitalizmin kalıtsal hastalığının düzenli krizleri para basılarak aşılmaya çalışılıyor. Kapitalizmin kaleleri olan çok uluslu bankaları krizden kurtarmak için kamu fonları kullanılıyor. Emeklilik fonları eriyor. İşsizlik artıyor. Emek gelirleri düşerken devlet destekli sermayenin gelir oranı yükseliyor.

Sovyetlerin çöküşüyle rakipsiz kalan ve zincirlerinden kurtulan vahşi kapitalizm dünya halklarını acımasızca sömürüyor.  Küresel servetin neredeyse yarısı milyonda birin elinde toplanırken Afrika’nın sayıları yüz milyonlarla ifade edilen yoksul halkları küresel servetin ancak yüzde 1’ine sahip olabiliyor.

Servetin tekelleşmesi, Afrika ve Asya kadar olmasa bile, Amerika ve Avrupa halklarını da etkiliyor. Amerika ve Avrupa’da gelir piramidinin tepesinde bulunan yüzde 1’lik ‘mutlu azınlık’ servetin yüzde 50’sini elinde tutuyor. Gelir piramidinin dibinde bulunan ve geniş halk yığınlarını oluşturan yüzde 50 ise servetin yüzde beşini bölüşmeye çalışıyor.

Kapitalizmin ‘peri masalları’ küresel ölçekli bir kâbusla sonuçlanıyor. Eşitsizlikler dayanılmaz noktaya ulaşmaya başlayınca Paris’te, Londra’da, New York’ta ve İstanbul’da insanlar sokağa çıkmaya başlıyor.

Haksızlık karşısında çileden çıkan bu insanların başkaldırısından ürken küresel faşizm küresel terör kartını oynuyor. Asya halkları kimlik siyaseti tuzağına çekiliyor. Sünniler Şiileri boğazlıyor. Şiiler Sünnileri bombalıyor. Boko Haram, Eş Şebab, El Kaide ve IŞİD gibi küresel faşizmin “kullanışlı aptalları” vahşi eylemlere başlıyor.

Asya ve Afrika halklarının ‘köle zincirleri’ haline getirilen dinci terör bu defa Avrupa halklarına saldırıyor. New York’ta ikiz kuleleri vuruyor. Paris’te Charlie Hedbo dergisinde katliam yapıyor.

Bu taşeron saldırılar küresel faşizme bulunmaz fırsatlar yaratıyor. Müslüman halklar “Siyonist - Kafir”, Hıristiyan halklar “Barbar Müslüman”  tehdidiyle susturuluyor.

Küresel faşizmin din ve kimlik siyaseti köleleşmenin aracı haline getiriliyor. Aslından uzaklaştırılan ve devletleştirilip küresel sermayenin emrine sokulan semavi dinler ezenlerin çelik yumruğunun kadife eldivenine dönüştürülüyor.

Dinci siyasetin temel kuralları farklı coğrafyalarda aynı mantıkla çalışıyor. Bu mantık Türkiye’nin Diyanet İşleri Başkanı ile Papa’yı aynı çizgide buluşturuyor. Papa El Kaide üzerinden Charlie Hedbo’ya yumruğu patlatıyor. İkisi birden küresel ve yerel faşistlerin hırsızlığını, yolsuzluğunu, eşitsizliğini, adaletsizliğini pırıltılı cübbeleriyle aklıyor.

Irak ve Suriye’de Müslümanlar adeta birbirlerinin kanını içiyor. Katil de, maktul de tekbir getiriyor. Fransız bankaları Fransız işçisinin emeğini sömürüyor. İngiliz petrol şirketi İngiliz yetimin hakkını çalıyor. Rus oligarklar Rus öğrencisinin hakkını yiyor.

Türk maden şirketi 301 cana kıyıyor. Milli oligark Mehmet Cengiz “Milletin a.... koyuyor”. Ali Ağaoğlu çocuğu yaşında kızları kamunun sırtından kazandığı servetiyle eziyor.

İnandıkları gibi yaşayamayan iktidar sahipleri yaşadıkları gibi inanmaya başlıyor. Sonra da günahkâr yaşamlarını bize İslam diye yutturmaya çalışıyor.

Sonuç olarak dünyada ve Türkiye’de eşitsizlikler hızla artıyor. Geniş halk yığınları milyarderlerin çok çalışan, az kazanan, mülksüz ve borçlu kölelerine dönüşüyor.

Artan eşitsizlik din ve kimlik siyasetiyle gölgeleniyor. Dinciler, mezhepçiler, milliyetçiler, cinsiyetçiler gerçek sorunlarımızı görmemize engel oluyor.