Kimyasal yalanlar
HÜSEYİN AYGÜN HÜSEYİN AYGÜN

Modern silahlar icat edildiği günden pek kısa süre sonra, bu silahlara veda düşüncesi doğdu. Silahsızlanma, silahı ateşle yaratan insanlığın yakıcı bir arzusu oldu. Devletler, silahsızlanma için planlar yaptı. İlki ta 1675’te, Fransa ve Almanya’daki savaşlarda zehirli mermi kullanılmasını yasaklayan Franco- German Anlaşması idi. Tam 2 asır sonra, bu kez Amerikan İç Savaşı sırasında, 1863’te yayımlanan Lieber Yasası ile her türlü zehirli madde kullanımının askeri gereklilikle bağdaşmayacağı kabul ve ilan edildi.

19. yüzyıl, bilim ve teknolojide, özellikle kimya endüstrisinde devrimlerle geçen bir dönemdir. Kimyadaki gelişme silah sanayisine sıçramış ve savaşlarda geniş ölçüde toksik kimyasal maddelerin kullanıldığı görülmüştür. Ölüm ve yaralanmalar, küle dönmüş cesetler, yaralıların tuhaf inlemeleri ve sonra meydana gelen büyük insani tepkiler, bir savaş metodu haline gelen kimyasal maddelerin kullanımının engellenmesine yönelik adımların atılmasına da yol açmıştır.

1899’da boğucu ve zehirleyici gazların yasaklanması -ABD hariç- böyle kabul edilmiştir. Lahey konferansları olarak adlandırılan bu toplantılarda, İngiltere denizlerde (donanma gücü), Almanya karada güçlü olduğundan bu alanlardaki silahlarını sınırlamayı reddetmiştir. Bu sebeple toplantılar, silahsızlanmayı güvence altına alan yasal mekanizmaların kurulmasıyla değil, içi boş temennilerle bitirilmiştir. Toplantıları izleyen bir gazeteci, 1899’da Petersburg’da doğan silahsızlanma, 1907’de La Haye’de ölmüştür, şeklinde kara bir ilân vermiştir (Salih Karataş, Silahsızlanma ve OPCW).
20. yüzyılın başında meydana gelen çatışmalarda ve Birinci Dünya Savaşı sırasında imzacı devletlerin sözleşmenin kapsamı dışında kalan klorin ve hardal gazını cephelerde yaygın olarak kullanmalarıyla, yasak kararının geçersizliği dünyaya duyuruldu. Bu nedenle gazlar, 1925’te Cenevre Protokolü ile bir defa daha yasaklanmıştır. Bu protokole de, bazı devletler meşru savunma temelli gaz kullanma hakkı konulu çekinceler koymuştur. Ancak tüm mücadeleler 1919’da Paris Konferansı ve Milletler Cemiyeti’nin kurulması ile sonuçlanmış, bu cemiyetin ilk amacı barış, ikincisi ise silahsızlanma olmuştur.

Fransa’nın Ruhr’u, İtalya’nın Korfu Adası’nı, Japonya’nın Mançurya’yı işgali sonrası, 1933’te Nazi Almanyası ve Japonya MC’den çekilmiş, SB’nin Finlandiya’ya girmesi ile bu ülke ihraç edilmiş ve sonuçta milyonların ölümüne yol açan savaş sonrası 1946’da Milletler Cemiyeti dağılma kararı almıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın enkazı altında sadece insanlar, hayvanlar, ekonomiler, ormanlar ve tüm canlılar değil, barış ve silahsızlanma umudu da küle dönmüştür.

İkinci Dünya Savaşı kimyasal silah kullanımını ve tepkileri iyice artırmıştır. Bir atom bombası ile Hiroşima’da bir anda 68 bin kişi ölürken, binlerce uçağın sayısız bombardımanı ile bu kadar sayıda insanın ölmediği görülmüştür. Bu kaostan çıkış bu kez Birleşmiş Milletler ve BM Antlaşması ile yapılmış, bu düzene alternatif sosyalist bir paktın da doğumuna tanık olunmuştur. BM anlaşmasının da ilk amacı barış, saldırı savaşlarının yasaklanması, daha sonra silahsızlanmadır.

SB’nin dağılması, sosyalizmin çözülüşü, kimyasal silah iddiası ve sahte delillerle başlayan 2003’teki Irak İşgali, Suriye’de 7 yıldan beri evvela vekaleten, bir süredir asaleten devam eden savaş, ABD’de Trump’ın başkan seçilmesi, kısa bir süre sonra Pompeo başta olmak üzere Neoconların iktidarı ele geçirmesi, barış, silahsızlanma ve kimyasal silahlar tartışmalarını alevlendirmiştir. ABD, İngiltere ve Fransa’nın kimyasal saldırı propagandası ile füzelerle vurduğu Duma’da, kimyasal izi dahi bulunmadığı, sadece hastanede görev yapan doktor ve sivil halk tarafından değil, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) tarafından da ilan edilmiştir.

ABD ve sadık müttefiki İsrail, şimdilerde İran’ı iyice hedef almış durumda. Sergey Skripal ve kızına yönelik İngiltere’de gerçekleşen kimyasal saldırı, Rusya’yı hedef alan Batılı abluka, Suriye’de 47. Tugay’ın vurulması ve Trump’ın İran Nükleer Antlaşması’ndan (2015) çekilebileceğini açıklaması birlikte ele alındığında, çoktan ve fiilen dağılmış olan BM’nin akıbetinin 12 Mayıs’tan sonra bölgesel veya küresel bir savaşla resmen son bulabileceği ve bu yeni enkazın altında bu defa kapitalist barış ve silahsızlanma yalanlarının yer bulacağı anlaşılıyor.