Kinetoskop Kafa’nın câhilâne maceraları
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Benim için bu haftanın en üzücü haberi Charlie Hebdo çizerlerinden Luz’un “Artık Hz. Muhammed karikatürü çizmeyeceğim” demesi oldu –Luz açıklamasını yaparken ‘hazret’ sözcüğünü kullanmamıştır tabii, haberi Türkçe’ye aktaranın işidir o. Böylece dinci terör tarihte pek eşi görülmeyen biçimde hedefine ulaşmış oldu maalesef...

Bunda karikatürün üretim ve yeniden-üretim düzeylerinde bireysel bir ürün olmasının da (tek bir çizer-tek bir okuyucu) etkisi var galiba. Dergi çok satıyor olabilir ya da sevdiğiniz karikatürü başkalarıyla paylaşabilirsiniz ama mesela kitap yazma okuma süreçlerinde de var olan o bireyselliği kıramazsınız.

Sözünü ettiğim bireyselliğin büyük ölçüde kırılabildiği tek üretim alanı sinemadır. Sırf bu toplumsal ve kitlesel karakteri yüzden sinema tarihi bile Edison’un Kinetoskop cihazıyla bir sürü film ürettiği 1891’de değil de Lumiere Kardeşler’in Trenin Gara Girişi adlı filmiyle 1895’te başlar. Çünkü kinetoskop teknolojisinde filmi sadece bir kişi gözlerini makinenin vizörüne dayayarak seyredebilirken Sinematograf teknolojisinde perdeye yansıtılan görüntüleri aynı anda birçok kişi izleyebiliyordu. Yani sinemanın doğum tarihi bile bireysel değil toplumsal bir karakter taşır.

Yaratabileceği her türlü etkiyle birlikte sinemanın bu kitlesel yanını en iyi anlayan da izleyiciler ya da sinemacılar değil iktidarlar olmuştur. Bu yüzden filmler yasaklanır, yakılır veya pek de zekice olmayan bazı bürokratik uygulamalarla gösterimleri engellenir. Ne mutlu bize ki bu yöntemlerin hepsinin kullanıldığı bir ülkede yaşıyoruz, yani baskıcı devlet mekanizması filmlerin toplumsal gücünden nasıl çekindiğini açıkça gösteriyor. Bunu yaparken de, son örnekte görüldüğü gibi sansürcülerin genel aymazlığını tekrarlıyor: Festivalde başka birçok film kayıt-tescil belgesi olmadan gösterilirken bürokratik kafa sadece en tehditkâr bulduğu filmi hedef alıyor, belgesi olmadığı için gösterilemeyeceğini söylüyor.

Bu bürokratik kafa belli ki seyirciyi de kendisi gibi tek bir kafa sanıyor; bu yüzden bakış gücünü indirgemeye, sinemayı bir kinetoskopa dönüştürmeye çalışıyor. Çünkü toplumsal alanı da kendi algısı gibi kinetoskop ekranına sıkışmış görüntüden ibaret sanıyor.

Oysa küçücük beyinli o koca kafa, üzerine düşen görüntüleri yasaklamaya çalıştığı beyaz perdeye birazcık dikkatli baksaydı görürdü tarihin kinetoskop üzerinden değil sinematograf üzerinden yazıldığını...