Kırık ruhların şairi Cohen (I)
05.11.2017 10:20 BİRGÜN PAZAR
Hayatının sonuna doğru verdiği bir söyleşide, “Benim hiç bir zaman zengin olmak gibi bir isteğim olmadı; hep, mal mülk insanın dikkatini dağıtan, zamanını çalan şeyler diye düşündüm” diyecektir. Gerçekten de Cohen çok sonraları beş senesini geçireceği Zen Manastırı’ndaki odası gibi kendisini mutlu hissettiği çok basit bir yaşam alanı kurmuştur

Güven Güzeldere

Geçen yıl bu günlerde, kırık ruhların şairi Leonard Cohen, ardında birbirinden güzel şarkılar, şiirler, romanlar, ve doldurulamayacak bir boşluk bırakarak aramızdan göçüp gitti.

Cohen’in 21 Eylül 2016’daki 82. doğum gününden tam bir ay sonra 14. Stüdyo albümü “You Want it Darker” piyasaya çıkmış, hastalığından habersiz olan biz sevenlerini “acaba yeni bir turne yapar mı, kendisini yeniden sahnede görür müyüz?” diye heveslendirmişti. Oysa bu albüm, geriye bakınca daha iyi anlıyoruz ki, Cohen’in vedası ve bir tür vasiyetiydi.

Bir süredir kanserden muzdarip olan Cohen sağlık sorunlarına ve ağrılarına karşın, son günlerinde evindeki stüdyosunda veda şarkılarını tamamlamış, özel hayatını özenle gizli tutan ailesi de 7 Kasım 2016’daki vefatını ancak Cohen Los Angeles’deki evinden Montreal’a götürülüp aile mezarlığına defnedildikten sonra, 10 Kasım’da duyurmuştu.

-/-

Modern zamanların şiir, roman, ve müziği en ustalıkla birleştiren sanatçısı Leonard Cohen’in hayat hikayesi, 1934’de Montreal’in orta halli bir mahallesinde başlar. Doğu Avrupa göçmeni bir aileye mensup olan Cohen’in iki dedesi de Musevi cemaatinin ileri gelenlerindendir. Dedelerinden dinlediği Eski Ahid hikâyeleri ve annesinin evde söylediği hüzünlü Eski Dünya ezgileri, Cohen’in müziğini etkileyecek ilk ögeler olur.

Dokuz yaşındayken babasını kaybeden Cohen, cenaze töreni sırasında gizlice babasının odasına gidip papyonlarından birini alır, içine küçük bir mektup yerleştirerek arka bahçelerine gömer. Cohen, “Çocuk aklımla, bana inanılmaz gelen bu olay karşısında, babama veda etmeye çalışıyordum. Mektupta ne yazmıştım onu bile hatırlamıyorum. Sonradan çok aradımsa da o papyonu bulamadım” diyecektir. Kimi şarkılarının satır aralarında, o kayıp mektubu arayışının hikayesini duyabiliriz.

Lise yıllarında şair ve romancı olmayı kafasına koyan Cohen, bir yandan da gitar çalmayı öğrenir. Bir yaz kampında “Halkın Şarkıları” kitabından, sendika, işçi hakları, ve dayanışma üzerine sosyalist şarkılar ezberler. Cohen hiç bir zaman, 1960ların Bob Dylan’ı gibi siyasi bir hareketin ikonu olmasa da, şarkılarında zaman zaman kişisel arayışlar, aşk, ve ruhani göndermelerle iç içe geçmiş politik atıflara rastlarız. İngilizce ve Fransızca söylediği, II. Dünya Savaşı’nda Fransız direnişçilerinin bayraktar şarkısı “The Partisan”, 1985’deki Polonya turnesinde Dayanışma Hareketi’nin sembollerinden olmuş, Cohen 2009’da Tel Aviv’de verdiği konserin gelirini, İsrail-Filistin barış hareketi için Uluslararası Af Örgütü’yle birlikte çalışan sivil toplum kuruluşlarına bağışlamıştır.

Cohen, Montreal’de tesadüfen tanıştığı genç bir İspanyol müzisyenden bir kaç sefer ders alır. Daha sonra birden ortadan kaybolan hocasının intihar etmiş olduğunu duyar. 2011’de Asturias Edebiyat Ödülünü alırken yaptığı konuşmada, “o genç adamın bana gösterdiği altı akor, bütün şarkılarımın temelini oluşturdu” diyecektir.

Üniversite sonrası Londra’ya taşınan Cohen’in hayatı, puslu ve soğuk bir günde girdiği bir bankada yeni bir yön kazanacaktır. Üzerinde Londra’da aldığı ve daha sonra “Famous Blue Raincoat” şarkısına ilham olacak pardösüsü var mıydı, bilmiyoruz. Fakat bankadaki yanık tenli ve yüzünde gülücükler olan veznedarın bir Yunanistan seyahatinden yeni döndüğünü öğrenen Cohen, ani bir kararla her şeyi bırakarak Atina’ya gider, oradan da Hydra adasına taşınır. Hydra, otomobil ve telefon şebekesi olmayan, suyun eşeklerle taşındığı, elektriğin bir gelip bir gittiği, kendi halinde bir adadır. Cohen burada ayda 14 dolara bir ev kiralayarak, sağdan soldan bulduğu birkaç masa ve sandalyeyle mütevazı yeni bir hayata başlar.

Hayatının sonuna doğru verdiği bir söyleşide, “Benim hiç bir zaman zengin olmak gibi bir isteğim olmadı; hep, mal mülk insanın dikkatini dağıtan, zamanını çalan şeyler diye düşündüm” diyecektir. Gerçekten de Cohen çok sonraları beş senesini geçireceği Zen Manastırı’ndaki odası gibi kendisini mutlu hissettiği çok basit bir yaşam alanı kurmuştur. Hydra’da dostlar edinecek, “So long Marianne” ve “Hey, that’s no way to say goodbye” gibi efsanevi şarkılarına konu olan ve 8 yıl birlikte yaşayacağı Marianne Ihlen’le tanışacak, “Görkemli Kaybedenler” romanını burada tamamlayacak, adaya telefon telleri çekilmeye başladığında da “Bird on the wire”ı besteleyecektir.

-/-

Son 40 yılın en unutulmaz şarkılarının bestecisi, 1966 yılı itibarıyla, müzisyenliği hiç bilinmeyen, edebiyat çevrelerindeyse ancak orta karar bir ilgiyle karşılanmış bir kaç şiir ve romanın sahibi, 32 yaşında bir şair ve yazardır. Müzik dünyasıyla bağı, arkadaş çevrelerinde gitarıyla çalıp söylediği şarkılardan ibarettir. Biz Cohen şarkılarının sevenleri şanslıyız ki, bütün bunlar Cohen’in Hydra’dan New York’a taşınması ve bir akşam Judy Collins’in evinde ona, sonradan ilk albümünün açılış şarkısı olacak “Suzanne”i söylemesiyle değişir.

-/-

Gelecek hafta, bu küçük tefrikanın ikinci bölümünde, Leonard Cohen’in New York’ta başlayan müzik hayatından söz edeceğim.

Editörün notu: Güven Güzeldere, 2013-2015 yılları arasında kardeşi Altuğ Güzeldere’yle birlikte Açık Radyo’da 100 bölümlük Çatlaktan Sızan Işık: Dünden Yarına Leonard Cohen Şarkıları programını hazırlayıp sundu.

Twitter: @Cohen_AcikRadyo