“Kırk beş yaşın homurtusu…”
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER
Romanı bitirmek istiyorum, ne mümkün! Ya da gürültünün romanını yazmak lâzım. Hoş bugünleri kurgulayan birinin, olan biteni gürültüsüz yazması mümkün değil ya, neyse…

1

Mevsimler yolunu şaşırmış. Eylül bize serinlik verir sandım. Yaz sıcağındayız yine. Sabah kalkıp pencereden baktım uzunca. Erken saatte uyanıyorum kaç zamandır. Yediyi bulmuyor. Eğer uykumu alamamışsam, tüm gün süren sersemlik içinde savruluyorum. Tarık abinin cenazesine gideceğim. Bu benim gördüğüm sabaha uyanamadı o, soluyamadı, bakamadı, yudumlayamadı ve yaşama duyulan mucizevi, tuhaf hayranlığa şaşıramadı Tarık abi…

Uzun yazarım sandım masaya oturduğumda. Öfkeli olduğumu fark ettim. Simgeleşmiş bir insanın ölümünden söz eder, isyanımı söylerim, diye düşündüm. Oysa çok bencilce bir acı içindeyim. Törende yakın dostları, beyaz perdeden tanıyıp, sevenleri vardı Tarık abinin. Ben birlikte yaptığımız, o rastlantısal Paris seyahatini düşündüm.

Tarık Abi’nin sevdiceği Acun’un yüzü aklıma kazındı. Dört günü birlikte paylaştık, hep bir yeni yolculuk için konuştuk, sonra bu lanet hastalık girdi araya. Geçen hafta ziyarete gittiğimde hastaneye, sanki bugünü göremeyeceğini sezmiştim. Canım çok sıkkın. Birkaç fotoğrafımız var. Bir Paris kahvesinde gülümsüyoruz. O ânı şimdi gibi, apaçık biçimde anımsıyorum.

Daha yakın zamanda ölen akrabalarım oldu. Görüşmüyorduk, elbet üzülüyor insan ama ortak bir dünyayı paylaşınca, daha derin bir bağ gelişiyor insanda. Artık ben de kırk beşi geçtim. Kendime anımsatma. Üç çocuğunu tanıdım Tarık abinin. Evlat sahibi olmayı ve babayı yitirmeyi sonra… Dalgalı düşünceler, kederli…

2

Hedefe yönelik, takvim dayatmasıyla yazmayı seviyorum. Garip gerçi, bunu fark edene dek sancı çekmekteydim. Oysa bir iş olarak yazarlık etmek, tam da bu… Günlük gazete yazıları üretmeye çabalamak, derken, yayıncı baskısıyla roman yetiştirme telaşına düşmek, nihayetinde tüm gün yazmayla uğraşır olmak gerek. Buna okumayı, geniş zamanlar bulmasa bile düşünmeyi de ekliyorum. Yazmak sonraki aşama. Kafada olan biteni tam olarak açıklamak mümkün değilse de, sürece dâhil olduğunu biliyorum.

Romanı bitirmeyi beceremedim hâlâ. Londra’da bir ara iyice yoğunlaştım ama bu ölüm haberi, ardından gelen isteksizlik, bir süre yazmanın önüne geçecek. Zorunlu erteleme diye seçenek yarattım kendime ve onu işaretledim. Virginia Woolf’un Güncesi tam da bu dönemde yoldaş bana.

The Wings of the Dove’u (Henry James’in romanı/Kumrunun Kanatları) okudum bitirdim ve şu yorumda bulunacağım: Kişilerini istediği gibi kullanmayı sonlara doğru o kadar dallanıp budaklandırıyor ki, elinle yazara dokunacak yerde sadece yazar pozu almış bir dama dokunuyorsun.

“Bu defterde yazma alıştırmaları yaptığımı fark ediyorum; parmaklarımı çalıştırıyorum; evet, çeşitli efektler de deniyorum. Lajob’a burada çalıştım desem yeri; ve MRS. D.’yi de bir sonraki kitabımı da burada icat edeceğim; çünkü burada yazarken havama girebiliyorum - çok da eğlenceli oluyor. 1940’ın ihtiyar Virgina’sı da bunlarda bir pırıltı görecek. Yaşlı V, öyle bir kadın olacak ki, her şeyi görebilen – benim görebildiğimden çok daha fazlasını, öyle sanıyorum. Ama yoruldum artık”

“Garip şey, onca kendimi beğenmişliğime rağmen, şimdiye kadar romanlarıma pek inanç duymadım ya da onların benim dışavurumum olduklarını düşünmedim”

3

kirk-bes-yasin-homurtusu-191780-1.

Enis Batur ne çalışkan bir yazar/şair. Her gün verimli, her an yazmakla meşgul. Bu bir yazar, varoluş tercihi sanırım. Çok satma telaşı yok. Ama çok yapıt vermekle, esasen, eğer varsa okuru ki var, ona sürekli seçenek sunmakta. Sadık ve güven arayan okur için iyi bir sığınak. Ben de iyi okuruyum. Elimde “Yanık Dîvan”ı tutuyorum. ‘Dramatik Şiirler’ demiş alt başlık olarak Batur. Kendi kozasında yazmayı seven bir yazar. Bu kez sanki tiyatroculuğa ya da senaristliğe soyunmuş. Ruhuma denk düşen şiirler buldum. Sevdim.

BOŞLUK

Onca düş tek bir yatağa sığamazdı.
Hayatım, sayısını unuttum, odalara
saçıldı. Dönüp toparlanmaya çalışsam,
gövdem sonsuz bir çarşafın kıvrımlarına
dağılmış, gecelerim hep kısa kalmış.
Zaman ağır adımlarla geçip gitmiş
içimden, o kadar ki: Kafamın dibinde
bir delik, yaşadığım her coşku, her
bozgun, doğru firarlarla hepten yanlış
üstüne gitmeler, bende ne varsa sanki
oradan boşluğa gerisin geri boşalmış-
yarıdan çoğu silinmiş bir replika,
karşımdaki aynada deliksiz uyku.

4

“Aristo’nun tanımından yola çıkarsak: Kendi konuşan ozan liriktir. (Safo ve Anakseon gibi), başkalarını konuşturan dramatik (bugün tiyatro yazını nerdeyse tümden düzyazıya kalmıştır), eğer ozan hem kendi konuşur hem başkalarını konuşturursa epiktir. (Homeros)” Melih Cevdet “Kalabalığın Şiiri”nde yazıyor. Ne çok öğrendim Anday’dan… “Şiir, bilinen sözcüklerle bilinmedik sözler kurmaktır” diyor başka bir denemesinde.

Yaşadığımız karanlık/karamsar günlerin üzerimdeki izini silmek için, yeni bir dile gereksinim duyuyorum. Şiirin başlı başına bir dil olduğunu biliyorum elbet. Şiir deyince; nedense güzel sözler zanneder kimileri, oysa şair, açmazdan kurtulmak için çıkar bu yolculuğa. Enis Batur ‘Dramatik Şiirler’ derken hem kendi olmuş, hem hepimiz.

YANIK

Masa, sonra, temizlenmemeli—
Behçet beyin sesiyle kurduğum mısra
ister dilek kipinde duyulsun ister
buyruk kipi aransın altında ve üstünde,
bir belgesel izliyordum, gördüm:
Öldüğü gibi, olduğu gibi bırakmışlar
Cocteau’nun son yazı masasını,
hiçbir şeyi oynatmamışlar yerinden.

Böylece dondurulsun zaman, hayır,
tasam, dönecek değilim ki bıraktığım
yerden yeniden başlamayı ummak olsun,
Boşaltılabilir masam, pekâlâ toplanabilir
üstündekiler de, tıkabasa çekmeceler de,
tek tenine dokunulmasın: Kalsın arkamda
izler, mürekkep lekeleri, sıcak kahvenin
doldurduğu bir fincanın altından belirmiş
inatçı halka, en çok da şu küçümen sarı
kahverengi noktalar-sigara yanıkları:
Benim dalgınlığımla yanmışsa masam,
bilinsin sol elimdeki ateş sağ elimin aynası.

5

Geçende Refik Durbaş söz etti de haberim oldu, meğer İlhami Bekir Tez’in iki kısa ve ilginç romanı varmış. Yapı Kredi Yayınları yeniden basmış kitapları. “Taşlıtarla’daki Ev” ve “Herhangi Bir Roman Kitabıdır” isimleri. Tez’in şairliğini bilirdim de, romancılığını işitmemiştim doğrusu. Bir solukta okudum romanları. Hayli ilginç bir karşılaşma oldu benim için.

Şahane dilini kenara koyarım, hemen okuru içine alan konusunu da bir kenara bırakırım ve derim ki; çocukluğumun geçtiği sokakları, çevreyi, insanları yazmış İlhami Bekir Tez. Yalnız ben dünyaya gelmeden elli yıl önceki hallerini. Tuhaf, şaşırtıcı bir duygu bu! Hem bildiğim yerlerden, insanlardan, kokulardan söz açıyor yazar hem de çok uzaklardan. Diyor ki;

“O zamanlar, Erenköy’de, Etem Efendi Caddesi’ndeki Kantarcı Sokak’ta, semtin en ünlü köşklerinden birindeki, duvara yapışık tek katlı taş müştemilat odalarından birinde oturuyordum. Okulumuzdan yarım saat uzaktaydı. Büyük, çok büyük bir bahçesi, bahçenin asırlık çamları, bostan kuyuları, artık yok olmuş meyvelikleri, hâlâ izi bulunan bağı, sayısız, sık, çeşit çeşit ağaçları vardı ve bahçe bir koru, bir küçük orman gibi idi.”

Dünyada her kuşağın farklı çehresiyle karşılaştığı sokaklar yok. Kentlerin bir tarihi, geleneği var. Benim yaşadığım Kantarcı öldü artık. İlhami Bekir Tez’in söz ettiği zaten çok zaman önce aramızdan ayrılmıştı. Kederli…

6

Genç bir yazarın, geleceğe dair onca kaygıyı/umudu nasıl içinde yeşerttiğini düşündüm. Yazmak bir vaat gibi, insanın önüne çıkar, direnç yaratır. Kimi zaman büyük kaygılar, açmazlar yüklenir insan. Yaşlandıkça, işlevini yitirdiğini düşünür, yalnızlaştığını sezer ve bu kez buna isyan ederek veya anlamak kaygısıyla alır kalemi eline. Nâzım’la aynı kuşağın sanatçısı olmak kolay değil. O kadar güçlü sesi, büyük gövdesi var ki Nâzım Hikmet’in, pek çok şairi unutturmuş. İlhami Bekir Tez üslubuyla, üstelik çok genç yaşta edindiği o sesle, hayli özgün yer edinmiş bir şair/yazar.

İki romanı bitirdikten sonra, alt��nı çizdiğim yerlere döndüm. Romanlarında bir iç döküş, öz yaşam öyküsü havası baskın. Ancak, ilginç bir çizgiyi de yakalamış Tez. Sanki o günlerden, başka bir kurmaca biçimi arayışına girmiş. Önsözden alıntı şu;

“Ben onu 20 yaşlarında yazdım. Şimdi 70’lerdeyim. Yarıdan çoğu sepete atılmış olan Taşlıtarla’daki Ev’in o makaslanan sayfaları ne bende var, ne de onları yeniden yazabilecek durumdayım.

Romanı işte bu kolu kanadı kırık hâliyle okuyacaksınız.”

Neden?

Çünkü memlekette yazarlara her gün ayrı bir baskı, zulüm var. Beni en çok etkileyen cümle “Kolu kanadı kırık” oldu. Bir romanın böyle boynu bükük kalması…

Altında şöyle bir imza kalmış.

“10 Nisan 1976, Moda (Kemal’in Yeri)

İlhami Bekir Tez”

“Kemal’in Yeri” duruyor durmasına da, artık Moda’nın da benim de kolum kanadım kırık sanki…

7

Beden güçsüz düşüp, sağlık sorunları yaşayınca hiçbir şey yapmak istemiyor insan. Bel ağrısı iyice azınca doktora gittim. Şaka olsun diye: “Artık yaşlandık” dedim. Doktor: “Evet bu ağrılar için yaşınız geldi” deyince, baktım ki iş ciddi. Yaş ilerledikçe tahammülü de kalmıyor insanın. Aylardır bizim kapının önünde süren İSKİ inşaatı deli edecek türden. Kafamın içini oyuyorlar sanki. Bu son on beş yıllık dönemin en belirgin tarifi bu işte. Sürekli oymak, kırmak, yıkmak ve yenisini yapıp, inşaatla zengin olmak… Görgüsüz müteahhitler çağındayız.

Romanı bitirmek istiyorum, ne mümkün! Ya da gürültünün romanını yazmak lâzım. Hoş bugünleri kurgulayan birinin, olan biteni gürültüsüz yazması mümkün değil ya, neyse…

Kırk beş yaşın homurtusu, sokağın gürültüsü karıştı birbirine.