Kirvesiz sünnet olmaz
YANKI YAZGAN YANKI YAZGAN
Yangın yerine dönmüş ülkelerinden kaçıp geldikleri Ege sahillerinden Yunan adalarına geçen onbinlerce sığınmacının şişme botlar, şambreller ve can yeleklerine tutunmasını plajlardan adeta bir macera filmi gibi izliyor, ölü vücutları kıyıya vuran çocuklara üzülüyor ya da bu duruma sebep olduğunu düşündüklerimizi lanetliyoruz

Askerlik hatıraları barış dönemlerinde askerlik yapmış eski kuşak erkeklerin bir çeşit yatılı okul maceraları gibidir; zor gelen ve geçen yılların tatlı (ya da tatlandırılmış) biçimde hatırlanmasına da bir örnek sayılır. Çekilen sıkıntılar unutulur, mutluluk anları (dostluk, başarı örnekleri) parlatılarak hatırlanır. Otuz yıl kadar önce askerliğimi yaptığım hastanede her işe koşan genç bir hekimdim. Kıbrıs’ın olağanüstü koşullarında kiliseden dönüştürülmüş seyyar sahra hastanesindeki cerrah ağabeyler ciddi ameliyatlar yapamamaktan şikayetçiydiler. Fıtık, tırnak batması ya da yaralanmalar cerrahi tutkuları tatmin etmekten uzaktı, ameliyattan pek sayılmıyorlardı. Cerrah ağabeyler bu sıkıcı işlerin bir kısmını bana öğretip, neredeyse devretmişlerdi. Askeri hastanenin basit ve sıkıcı cerrahi işlemler listesinde en üst sırayı alan işlem ise sünnetti.

Sünnet olmak için viziteye çıkanlar arasında özellikle güneydoğu illerinden gelen ve Kürt askerler çoğunluktaydı. “Bu yaşa kadar neden nasıl sünnet olmamışsınız ki” sorusunu sorduğumuzda cevap ortaktı: ‘Yoksulduk, kirvemiz yoktu’. Anlatılana göre, kirvesi olmayan sünnet olamazdı, sünnetin bir tür sponsoru olan kirve aynı zamanda ilerideki yıllarda düğün dernek düzenleyicisi de olmaktaydı. Sünnetsiz kalan yoksul çocuk askerlik yıllarını bekleyip de sünnetini olduğunda 15 gün yatak istirahati gibi askerlikte önemli bir ödülü de alıveriyordu. Askerliğimi yüz küsur sünnet yaparak tamamladığımda, sonradan hiç uygulamayacağım ek bir meslek sahibi sayılırdım.

Geçtiğimiz haftalarda “sünnetsiz” kelimesini aklınca insanları aşağılayıcı ayrımcı bir sıfat olarak kullanan iktidar partisinin anayasa profesörünü duyunca kirvesiz, kimsesiz, yoksul ve sünnetsiz genç askerleri hatırladım.

Sahillerin travması
Yangın yerine dönmüş ülkelerinden kaçıp geldikleri Ege sahillerinden Yunan adalarına geçen onbinlerce sığınmacının şişme botlar, şambreller ve can yeleklerine tutunmasını plajlardan adeta bir macera filmi gibi izliyor, ölü vücutları kıyıya vuran çocuklara üzülüyor ya da bu duruma sebep olduğunu düşündüklerimizi lanetliyoruz.

Bir kısmımız burnumuzun dibindeki felaketin adeta cisimleşmiş şekli ile karşılaştığında donakalıyor. Travmatize olmak için kendi canımıza veya ruhumuza (evet, ruhumuza) kastedilmesi gerekmiyor, başkalarının başına benzer durumlar gelişine tanık olmak yeterli. Binmek için adam başı binlerce Euro verdikleri şişme botlara ite kaka balık istifi dolduruluyorlar. Bu trafiği yönettikleri anlaşılan eli silahlı bir takım insanların kötü muamelesine buralardan kurtulup Avrupa topraklarına doğru ilerlemenin sevinci ile boyun eğen, denizi aşamayanların haberleri ile ürküp büzüşen kadınlı erkekli çocuklu kafileler çilesi botlara bindikten sonra da bitmiyor. Kalabalıktan bordası neredeyse su seviyesinde olan tekne ağırlık kaybetsin diye sırt çantalarında, el torbalarındaki eşyalar kıyıya fırlattırılıyor. Bot kıyıdan uzaklaşmaktayken kıyıda kalanlar, çevreden gelenler eşyaları didiklemeye, içlerini boşaltıp ganimet toplarcasına seçip ayırmaya başlıyorlar. Plajlar tersyüz edilmiş çantalar, ortalığa dökülmüş çamaşırlar, gözlükler, ayakkabılar, kişisel eşyalar ile kaplanıyor. Yakından baktığınızda her birisinde bir yaşamın izini görüyorsunuz. Suriye’de bir doktorun reçetesi, kan tahlili sonucu, çocuk çorapları, çok yakınlarda yaşanmış bir dönemin arkeolojik kalıntıları gibi çevreye saçılmış. Verdiği his, ölüm, bitiş, son, umutsuzluk. Bedensel ve ruhsal bütünlüğü bozucu bir durumla karşılaşan insanların varlığını doğrudan hissederek siz de bütünlüğünüzdeki sarsılmayı (tekrarlandıkça belki bozulmayı) hissediyorsunuz.

• • •

“Biz yapmasak başkası yapacak, adamlar da memnun, almaya hazır”. Sığınmacıların almak zorunda kaldığı malları (şişme bottan bisküviye) gerçek fiyatının çok çok (yüzlerce kat) üstünde satan yurttaşlar, hemşeriler durumu böyle açıklıyor. Insan zihninin davranışını akla uygun hale getirme becerisi (krizi fırsata çevirme devrinde) bildik, hayret edecek bir şey yok. Başımızı başka tarafa çevirmek sarsıntıyı bir süreliğine hafifletiyor. Gözümüzün önünde olsa bile göz yummak, olmadı saymak, vardır bir sebebi ya da hikmeti demek, haykırılsa bile acıyı duymazdan gelmek sadece empatisizliğimizden mi? Acımasız ve bencil miyiz? Hayır, “biz değil onlar” yaptı ile rahatlayabilir miyiz?

Peki, yoksa 1915’in tehcir kafileleri kentlerden geçerken onları görüp yoluna devam edenler (saldırıp soyan ya da öldürenler değil ama daha alelade vatandaşlar), 1970’lerde Çorum, Kahramanmaraş gibi kentlerde hemşerileri öldürülüp evi yakılıp yıkılırken yatıp uyuyanlar (cinayetlere iştirak edenler değil yine alelade vatandaşlar) bizler miydik? Arendt Nazi suçlarını işleyen alelade görevlilerin (iyi aile babaları, düzgün vatandaşlar gibi) kötü olabilirliğini ele aldığı ve Eichmann duruşmalarında gözlediklerine dayandırdığı Kötülüğün Aleladeliği’nde (1963) emir komuta zincirinde yer alarak yaptıklarının sonuçlarını aklına bile getirmeyen alelade kötülerden söz eder.

Belki de, kitlesel dalgalarla yıkım ve yağmacılığa sürüklenenleri de bir tür (çoğunlukçu) emir komuta zincirinin içinde görebiliriz. Ama sorular bitmez: Kötülük yapan kötü olduklarının bile farkında olamayacak kadar kendi yaptıklarını değerlendiremez olanların sorumlusu kimdir? Yetiştiren anne-babaları, eğitim sistemi, yoksa hedef gösteren ve sürükleyenler mi? Suçu bizzat işlemese de insanlara kötülük yapılmasına kayıtsız kalanların, ses çıkartmayanların ruh hali nedir? Travmatize olmuşuzdur herhalde, ama yıllar içinde ve kuşaklar boyu birikmiş travmatik etkilerin hangisinin etkisi altında böyle davranmaktayızdır?

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız