Kitap kurdunun tercihleri…
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER
Bir okurobur için kendi sırasını şaşırtan kitapların ortaya çıkması can sıkıcıdır. Tarifi kolay yapılamayan sıralama önemlidir. Romancının böyle bir defteri olduğu kuşkusuz. Ancak yığınla kitabın önümüze konduğu bugünlerde, hiç ummadığımız bir tanesi aklımızı çelebilir

Romancı için ilk satırı yazmak ya kendiliğinden olduğu için kolaydır, ya da uzun sızlanmaların ardından, derin bir memnuniyetsizlikle olduğu için güçtür. Çoğunlukla kafada hassas biçimde ölçe biçe yapılan kurgu, yazma aşamasında kaybolur gider. Romancılık bir hesap işidir ve deneyimlerimle söylüyorum ki, romancı daima sonucu yanlış tahmin eder. Bunun çok basit bir nedeni vardır oysa; kahramanlarınız üstünde iktidar kurmaya kalkarsanız ki bunu çok romancı dener, o kurgu tutmaz. İyi kahramanlar, her koşulda oyunbozandır…

Mühendis özeniyle çalışmak şart elbet...
kitap-kurdunun-tercihleri-147401-1.

Önden alt alta koyduğunuz kişilerin dünyasını anlamak için hayli çaba gerekir. Artık romancılık salt bir öykü anlatma, resmetme sanatı değil. Söz başka yerlere doğru evriliyor, imgeler güçleniyor, birçok başka tür sızıyor metinlere. Bilişim olanakları, sanki gelişmişlik gibi dursa da, insandan neler alıp götürüyor da, ortaya tatsız bir mahlûk çıkıyor, bunu görmek gerekir. Bir mühendis özeniyle çalışmak şart elbet… Ancak mühendisten farklı olarak, yapılan tüm etütlere karşın, önlem alamayacağınız bir hal vardır; o da insan ruhunun uçsuz bucaksız ve çoğu zaman utandıran karmaşası…

Yeni bir romana bundan bir yıl önce başlamıştım. Artık iyice öğrendim ki, önce bir heves oturup yazıyorum, sonra nefes nefese kalıyorum, yazdıklarımdan uzaklaşıyor ve hatta yok etmek istiyorum. Uzun bir süre geçiyor ardından. Bu süreçte yabancılaşma iyice derinleşiyor ve ardından metni elime aldığımda derin bir şaşkınlık yaşıyorum. ‘Bunları ben mi yazdım?’ diye hayretle bakıyorum. Bu aşama hayli faydalı oluyor. Nesnel bir gözle irdelemeye başlıyor insan yazdıklarını. İki olasılık beliriyor hemen; ya yırtıp atacaksın tüm yazdıklarını veya kaldığın yerden, kahramana, öyküye alışmaya çalışarak koyulacaksın yola yeniden. Bazen birazını yırtıp, birazına ikna olup devam etmek mümkün elbet!

Romancı kendini huzursuz ettiği kadar, yakın çevresine de rahatsızlık verendir. Mesela tüm gün evde hayalet gibi dolananına denk gelirsiniz. Açlığını, susuzluğunu unutanlar vardır. Kimi, sürekli yazmaktan kaçmak ister. Çoğu kitaplara sığınır. Başkalarının yazdıklarını okumak, her zaman iyi gelmez yazara. “E ne güzel romanlar yazılmış, benimkine ne ihtiyaç var?” diyebilir söz gelimi. Ya da kafa karıştırır başkalarının üst üste yığılmış öyküleri. Kahramanın sadeleşmesi için, yazarın da sade olması gerekmez mi? Peki bunca uyarıcı içinde, memleket b...k çukuruna düşmüşken bu nasıl olacak?

Işıksız dünyaya kendini mahkum etmek kandırmaca...
kitap-kurdunun-tercihleri-147402-1.

Bencillikle gamsızlık arasında ince bir çizgi var. Romancı, bencil olmak ve alanını korumak konusunda haklı olabilir. Gamsızlık için aynı şeyi söyleyemem. Çevrede olan biten, siyasetin getirip götürdükleri ve ölümler, kıyımlar elbette etkilemeli. Bunu görmezden gelmek, perdeyi indirip, ışıksız bir dünyaya kendini mahkûm etmek kolaycılıktır, kandırmacadır. Bencillik dediğim; bir görevi yerine getirmektir, kimsenin umursamadığı işi görmektir. Günlük akışa başka bir yerden bakmak ve bunun işçiliğini yapmaktır. Bilimcilerin ıskaladığı, siyasilerin umursamadığı, güruhun ayırdında olmadığı bir işle uğraşır romancı. Olan biteni masasına yatırır ve bunu zamansız bir mektup gibi kayıt altına alır. Kulağını tıkamış durması, gözünü kapalı tutması bundan…

Roman yazma sürecine giriştiğinizde neler okuduğunuz önemli hale gelir. Kimi yazar bilim ve felsefe yapıtlarına yönelirken, bazısı ısrarla klasikleri okur, bir kısmı çağdaş romanları yer bitirir. Bir okurobur için kendi sırasını şaşırtan kitapların ortaya çıkması can sıkıcıdır. Tarifi kolay yapılamayan sıralama önemlidir. Romancının da böyle bir defteri olduğu kuşkusuz! Ancak şimdilerde, yığınla kitabın önümüze konduğu günlerde, hiç ummadığımız bir tanesi aklımızı çelebilir. Buna hazırlıklı olmak pek mümkün değil doğrusu!

Sinemadan pek hoşlanmam. Ancak kaç zamandır Charles Chaplin’in “Büyük Diktatör” filmini izleyeyim diyordum. Yeni çıkan bir kitap “Ramp Işıkları ve Sahne Işıkları’nın Dünyası” vesile oldu buna. Chaplin’in yaşamı ve bir kısa romanından hareketle nasıl senaryo yarattığı, çağın bu sarsıcı sanatçısının siyasal ve ruhsal durumu David Robinson’un kaleminden önümde duruyordum. İştahla koyuldum okumaya. Büyük adamları yakından tanımanın ne denli riskli olduğunu bilerek okudum.

Belli ki Chaplin yaşamında iz bırakan, ruhunda derin yaralar açan olayları biriktirmiş ve kurgulamış. Sahne dünyasının o parıltılı görüntüsünün ardında süren kavgaları, dramları yalın anlatmış. Kısa roman, sonradan film olacağı bilinerek yazılmış. Oyunculuğa dair ne ilginç ayrıntılar var. Gösteri dünyasının koşulları ağır ve acımasız; bir de yaşlılık diye bir dert var ve unutulmak diye bir hakikat! Bir yerde, Chaplin “Hamlet keşke oyuncusuz oynansaydı” diyor. Altını defalarca çizdiğim bir cümle bu. Bir kitap, bazen sadece bu satıra denk gelmek için okunur.

Chaplin dehasının farkında, aykırı oyunculuğunun ne anlama geldiğini biliyor. Diğer birbirine benzeyen oyuncuları hor görmesi, sert olması bundan kaynaklı! Bu sadece kibir değil, itiraf edelim, kişinin ne yaptığını bilmesinin payı var bunda. Siyasal kavgası çetin biri Chaplin… Hitler’i oynarken ortaya koyduğu benzersiz yorum bu yüzden akılda kalıcı… Gerçekten Hitler’le kavga ediyor. Diktatörü yenmenin en kalıcı yolunun mizah olduğunu biliyor ve yanılmıyor. İçinde bulunduğumuz günlerde tüm sanatçılar az çok bu işlevi yerine getirmeli.

Olgunluk sürecini sürmenin keyfi bambaşka...
kitap-kurdunun-tercihleri-147403-1.

Yakın dönemde yeni kitabı çıkmış biri olarak soluk almaya hakkım olduğunu sanıyordum. Oysa kırklı yaşlar verimliliği arttırıyor. Düşünsel olarak nereye doğru yelken açtığınızı bilmek ayrı, olgunluk sürecini sürmenin keyfi bambaşka! Yine benimle yaşıt bir romancının kitabı rastlantısal geçti elime. Ne mucizelere, ne rastlantılara pek yüz vermeyen biri olmama karşın Gonçalo M. Tavares’in “Joseph Walser’in Makinesi”ni okumaya başladım hemen. Portekizli bir yazar. Saramago yakında mutlaka Nobel alacağını söylemiş, şimdiden saygı uyandıracak verimleri var ve pek çok ödülü. Dünyanın bir yerinde, benim kuşağımdan bir romancı ne söylemiş diye yumuldum kitaba.

“Bugün pazar ve en azimli çiftler öpüşüyor. Alışıldık ilişkiler kesintiye uğramaya gelmez” cümlesinin altını çizmişim. İnsanın makineleşmesi, makinenin insanlaşması belki ve savaşların günlük olağan hallerden sayılması, insanın duyarsızlığı, kanıksaması üstüne bir tür Kafkavari bir roman. Toplamda dört roman olacakmış. Sevip sevmediğime henüz karar vermedim. Bazen öyle olur ya, okursun ve bir türlü ne aradığını bilmezsin, o bilmeden aradığınla da karşılaşamazsın sonunda! Belki yüksek bir çıta koydum bu yazar için. Bilmiyorum.

Benim romana dönersek, bugün yarın yeniden yazacağım. Romancı güncesi gibi bir şey de tutuyorum sanki. Üşenmeyeyim diye sosyal medyadan paylaşıyorum. Okurlarım romanın yazım sürecine tanık olsun istiyorum. Öyküye dair sır vermeyeceğim elbet. Ama böyle bir gezintiye çıkalım istiyorum birlikte. Ben yaşlarda erkek kahramanım uzunca bir yolculuğa çıktı. Ben yolculuklardan hoşlanmam mesela. Ama gitmeliydi, gitti. Döner mi? Bilmem…

Bu romanı yazarken yarım kalmış Proust külliyatını tamamlamak istiyorum okur olarak. Oktay Rifat şiirine döneceğim sıkça. İyilik ve kötülük üstüne okumalarım var. Kierkegaard ve Nietzsche kitapları aldım yanıma. Bir de “Pasajlar”ı yeniden okuyacağım nedense Walter Benjamin’den… Günlük yazılara ara versem mi, diyorum bazen kendime, sonra güncel olanın beni diri tuttuğu geliyor aklıma. Bu kez aklımı, ilgimi, duygumu birbirine değmeden ayrı tutabilir miyim, diye düşünüyorum. Bazen düşünceler böyle dolanır…

‘Kendime bir masa hazırlayayım, iyi müzikler seçeyim, akşam esintisi de çıksın ve sonra yazayım’ hayali peşindeyim. Ama asla bu konfor olmaz ve tasarlanmış koşullarda roman yazılmaz. Bunu öğrendim bak!