Kıvırtık faşizm: Post-modernizm
KADİR CANGIZBAY KADİR CANGIZBAY
“Ben sana sen demiyorum”: Mükemmelen post-modern bir cümle; “anything goes”, yani ‘her şey (bize) uyar’; daha da doğrusu ‘biz her yola geliriz’, ‘her yol mubah’, ‘her şey meşrû’, ‘herkes haklı’, vb…; kısacası, sadece ‘Akla Veda’ değil, aynı zamanda ahlâka da.
Klasik, kendisinden utanmayan, bir bakıma ‘mert ve dürüst’ faşizmin ön kabûlü, insanın insanın kurdu olduğu; yani, bütün insanların birbirlerinin kötülüğünü istediği, güçleri yettiği/fırsat buldukları anda birbirlerine kötülük edecekleri. Kötülük ortak paydası temelinde herkes birbiriyle eşitlenince, geriye tek bir değişken kalır ki, o da güçtür: ‘Gücü gücüne yetene’ düzeninde, güç en yüce değer, güçlü olmak en büyük ideal, güce ulaşmak için her yol mubah, güçsüzü ezmek de meşrûdur. Herkesin kötü, dolayısıyla haksız olduğu yerde, tek ölçüt de ister istemez güç olacaktır; post-modern ise aynı sonuca tam tersi bir yoldan ulaşır: Herkesin haklı olduğu, yani haklılık ortak paydası temelinde birbirleriyle eşitlendikleri yerde de, tek ölçüt yine güç olacaktır; ama, bu defa çok daha sevimli, ileri demokrat, ultra liberal, herkesi -haklı/haksız gibi bir ayırıma gitmeden-  kucaklayan sınırsız bir ‘open endedness’ (açık uçluluk), ufuk genişliği, engin gönüllülük görünümü altında.
Bunların liberallikleri/demokratlıkları çok-kültürlülük, inancına göre yaşama özgürlüğü ve çok-hukukluluk gibi cafcaflı formüller ardında gerek maddî, gerekse manevî cinayetlere kadar uzanır: Mütedeyyin muhafazakar Hindu’yu, dul kalan yengesini inançlarının emrettiği biçimde, yani canlı canlı yakarak ağabeyinin yanına gönderme sevabından yoksun bırakan veya yine mütedeyyin ve muhafazakâr Müslümana karısını/kızını burka/peçe ardında hiç-kimseleştirme özgürlüğünü bile çok görüp zorla günaha sokan aydınlanmacı jakoben zorbaların zulmüne bir son verme zamanı çoktan gelip geçmiştir bile.
Şunun bile farkında değillerdir ki, çok-hukukluluk derken ‘insan hakkı’ kavramını devreden çıkartmış, dolayısıyla insanın türsel tekliğini de inkar etmiş olurlar. Ancak Yeni Dünya Düzeni’nin stratejisi de insanları ırk, din, dil, mezhep, kültür, cinsiyet vb… temelinde saflaşarak çatışmaya yöneltip sömüren-sömürülen çelişkisini gözlerden gizlemekten, en azından gölgelemekten başka bir şey değildir. Bu aynı zamanda demektir ki, Yeni Dünya Düzeni ile ‘yaratılan’ı ‘Yaratan’dan ötürü sevenler arasında doğal/içsel bir bağ vardır. Bunların referansı ‘yaratan’, o da tek ve bir olduğuna göre, ‘yaratılan’ları da aralarında hiçbir fark gözetmeksizin severler; tabiî bu arada ‘yaratılan’ın kendisi, yani insan ve insan/can merkezli bütün değerler ‘Yaratan’ın gölgesi altında tümüyle güme gitmiş, hiç fark etmez; daha doğrusu, aslında bütün bu tezgah, insan bizatihi bir değer olarak sıfırlansın diye kurulmuştur: Hükümet programına açık açık stratejik hedef olarak konmuş piyasa toplumuna, yani can da dahil her şeyin parayla alınır satılır hâle geldiği (‘bedelli teskere’yi hatırlayın) topluma, ancak insanı basit bir aracı değere konumuna indirgemekle ulaşılabilir.
Piyasa toplumu yolunda insana ait/mahsus her şey, en başta da haktı, adaletti gibi kavramlar sadece birer araç olarak kullanılacaktır. Başbakan Yardımcısı açıkça söyledi, KCK gözaltı ve tutuklamalarının aslında belirli bir strateji gereği düzenlendiğini. Vanlı’nın canı üzerinden kendi potansiyellerini ölçebilmek için, Ankara’ya kadar gelmiş yabancı arama-kurtarma ekiplerini bile ülkelerine geri gönderdiklerini itiraf etmekte beis görmeyen Türk-İslam Mengelelerinin gözünde insanların zindanda çürütülmeleri nedir ki, ‘terörle mücadele’, yani Başbakana yan bakanı/bakabilecek olanları ürkütüp yıldırmak gibi kutsal bir amaç uğruna.
Amaç bu kadar kutsalsa, Kumrular sokağı ve/veya Silvan katliamları da aynı strateji doğrultusunda ya da böyle bir stratejiyi yürürlüğe koymak için kotarılmış/önü açılmış operasyonlar olmasın gibi sorular da insanın aklına gelmiyor değil. Ancak bütün bunlar bir yana, Uludere katliamından dolayı, Başbakan, sadece maktul yakınlarına değil, hepimize şöyle anlı şanlı bir istifa borçlu; haydi olmadı, bir özür. Hepimize; zira, o uçaklar benim vergilerimle uçtu, o bombalar da yine bizim vergilerimizle; dolayısıyla ben de, toplu bir cinayetin finansörü, dolayısıyla suç ortağı durumuna düşürüldüm. İstihbarat eksikliği veya tuzağı var diyorlarsa, o istihbaratçıların her şeyini de bu halk, yani biz ödüyoruz.
Özür ne kelime, Başbakan olayın adını, yani katliam kelimesini bile telaffuz etmiyor; tam tersine, bunu yapanlara saldırıyor, hakaret ediyor; üstelik, katliamdan daha birkaç hafta önce, Beşar Esad’a, kendi halkına silah doğrultan bir yönetimin meşrûluğunu yitireceği ihtarında bulunmuş uluslarüstü bir ‘nazım-ı âlem’ olarak. Ama, olsun: “Ben sana sen demiyorum”un olduğu yerde, her şey olur.