Kıyamete az kaldı
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Balıkçılar Kahvesi’ne bir süredir gitmiyordum. Ama bir sabah telefon geldi kahveden, Macit Amca beni görmek istiyormuş. Önce biraz endişelendim. Çünkü kahveden...

Balıkçılar Kahvesi’ne bir süredir gitmiyordum. Ama bir sabah telefon geldi kahveden, Macit Amca beni görmek istiyormuş. Önce biraz endişelendim. Çünkü kahveden sadece balıkçıların başı beladaysa ararlardı beni. Okumuş etmiş biri olarak onların mahkeme, hastane gibi kurumlarla olan dertlerine çareler bulmaya çalışırım genellikle. Macit Amca beni çağırınca, öyle bir endişeyle gittim kahveye.

 

Macit Amca, her zamanki gibi çay ocağının yanındaki masada tek başına oturuyordu, önünde kitaplar ve o kocaman siyah defteriyle. O siyah defterin içinde neredeyse bütün bir hayatı gizliydi. Torunlarının fotoğraflarından okuduğu kitaplardan alıp yazdığı hoşuna giden sözlere kadar, bütün hayatını o devasa defterde biriktiriyordu Macit Amca. Vasiyetinde, ölünce o defterin bana verileceği yazılıydı, öyle söylemişti bana bir gün. Çocuklarının o defterin kıymetini bilemeyeceğini düşünüyordu. Bir yazar olarak, o defterin benim çok işime yarayacağına inanıyordu. 60’lardan bu yana, İstanbul’da balıkçılık yapmış biri olarak Macit Amca’nın tüm kişisel tarihi orada kayıtlıydı çünkü. Gerçekten bir hazineydi o defter.

 

Masaya endişeli bir biçimde oturdum. Macit Amca, hemen işaret etti çay getirmeleri için. Gayet sağlıklı, hatta her zaman görmediğim bir neşeyle parlıyordu yüzü. “Evlat” dedi, “kusura bakma seni böyle apar topar çağırdım. Kafama takılan bir şey soracaktım sana, hem de özlemiştim seni.” “Nedir soracağın şey” diyerek masaya biraz daha yaklaştım. “Sen antropoloji okumuştun değil mi? Bunu en iyi sen bilirsin. Mayaların kehanetini diyorum. 21 Aralık’ta ne olacak allasen?”

 

Macit Amca’nın beni böyle apar topar çağırtıp kıyameti soracağı aklıma gelmezdi. Kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Yani onun gibi bilge bir kişinin, ticarileştirilmiş bir kıyamet senaryosuyla ilgilenmesine anlam verememiştim. Mayaların bu kehanetinden epeyce bir uyanık dünyayı götürmüştü, çektikleri filmler ve yazdıkları kitaplarla… “Bence” dedim, “Mayalar kesinlikle haklı. Feci bir kıyamet yaklaşıyor Macit Amca. Ama bu kıyamet, kutsal kitaplarda ya da kehanetlerde dile getirildiği gibi öyle birden gerçekleşmeyecek. Dünyanın bilinen anlamda sona erişinin başlangıcı olacak 21 Aralık. Wallstreet İşgalcileri, Arap Baharı gibi olaylar kıyametin habercileriydi aslında. Bugüne kadar alışılageldik tüm kavrayışlar, bakış açıları, toplumsal eylemlilikler kökten değişecek bu kıyametle birlikte. Bu değişime ayak uyduramayan her şey yok olacak.”

 

Ben böyle şeyler söyleyince, Macit Amca kendisiyle kafa bulduğumu düşündü, “Yine verdin siyasi mesajını” dedi gülerek.  “Ama bence fazla umutlusun, bu iyi bir şey değil. Umutsuz ol demiyorum, ama bu kadar umutlu olmak da yanılgılara yol açar. Karanlık bir döneme giriyoruz, hatta girdik bile. Kapitalizmin bastırdığı her şeyin geri dönüşü, öyle güzel neticeler de vermeyebilir” dedi Macit Amca. Kıyamet senaryolarının hava uçuştuğu uzun ve keyifli bir sohbete girdik. Ona, Metis Yayınları’ndan yeni çıkan Franco “Bifo” Berardi’nin “Ruh İşbaşında” kitabından bahsettim. Tüketimin kesintisiz genişleme fikri üzerine inşa edilmiş modern ruhun girdiği ağır depresyondan… Macit Amca haklıydı, karanlık bir döneme girmiştik. Hepimizin içindeki o “tüketici modern ruh”un intihar edeceği bir karanlık dönem… Macit Amca’yla ayrıldığımız nokta, o ruhun intiharı için mi, yoksa tedavisi için mi kafa yormamız gerektiğiydi. Macit Amca, tedaviden yanaydı, ama önerdiği tedavi yöntemi, o adını koymasa da Deleuze’ün şizoanalizine çok fazla benziyordu. Saate bakınca, işe geç kaldığımı farke dip, apar topar kalktım masadan. Tedavi meselesini konuşmayı bir dahaki buluşmamıza bırakmıştık. Kahveden çıkarken, Macit Amca o gür sesiyle arkamdan üç kere bağırdı: “Yort Savul!, Yort Savul! Yort Savul!” Sonra da kahkahasını patlattı… Aramızdaki bu parolayı, kahvede ikimizden başka kimse anlamamıştı.