Kızılay’dan sonrası tufan mı?
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

Kızılay Katliamı’nın bizim açımızdan tartışmaya kapalı bir yanı var: Yapılan saldırı doğrudan sivil halkı hedef alan, herhangi bir şekilde meşrulaştırılamayacak, açıklanamayacak, olumlanamayacak, canice, halk düşmanı bir eylemdir ve tarihe de böyle kaydedilecektir.

Bunun dışında, saldırının nedenlerini ve sonuçlarını tartışmak durumundayız; çünkü haftalardır bu köşede göstere göstere gelmekte olduğunu haber vermeye çalıştığımız “bahar savaşı”nın işaret fişeği bu saldırıyla atılmıştır ve gerisi gelecektir.

İlk bakışta, saldırının PKK açısından “yanlış ve hatalı” bir eylem olduğu öne sürülebilir, ki Kürt hareketine yakın sol çevrelerin eyleme yönelik eleştirilerinin merkezinde tam da bu iddia yer almaktadır. Buna göre, Kızılay Katliamı ülkenin batısındaki sol-demokrat güçlerin siyasal alanını daraltmış, cılız da olsa hâlâ “barış” demekte ısrar eden toplumsal kesimleri zor duruma düşürmüş ve toplumu güvenlikçi paradigmaya teslim ederek, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözümü taleplerine büyük bir darbe vurmuştur.

İlk bakışta doğru gibi görünen bu eleştiri, bir şeyi gözden kaçırmaktadır: “Çözüm süreci” masasının devrilmesinden beri, yükselen devlet şiddetine karşı Kandil, adım adım “Türkiyelileşme” siyasetinden vazgeçmekte ve kentle kırı birleştirmeyi hedefleyen yeni bir “karşı-savaş konsepti”ni hayata geçirmektedir. Bu konsepti “yeni” kılan ise sadece kentlerdeki hendekler ve “milis” tabir edebileceğimiz güçlerin devreye sokulması değil, “Kürt sorununun Ortadoğululaşması”na paralel bir şekilde “Ortadoğulu eylem tarzları”nın devreye sokulmasıdır. Bomba yüklü araçlarla önce “askeri” bir hedefe, sonra da sivillere yönelik intihar saldırıları düzenlenmesi, sözünü ettiğim “Ortadoğulu” tarzı somut bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bu yeni savaş konseptinin siyaseten tekabül ettiği şey, hem legal siyaset zemininin daralması ve HDP’nin işlevsizleşmesi hem de “ülkenin batısına seslenme”nin ve Kürt sorununun “demokratik” yöntemlerle çözümünü zorlamanın bir öncelik olmaktan çıkması, bunun yerine Kürt coğrafyasındaki savaşın bombalı saldırılar aracılığıyla Batı’ya taşınması, Batı’daki kitlelerin de savaşın bir parçası haline getirilmesidir.

Savaşın hem devlet hem de Kürt hareketi açısından temel siyaset yapma biçimi haline dönüşmesi, hiç şüphesiz ki bütün bir siyaset alanını etkileyecektir ve bunu “daralma” diye adlandırabiliriz. Şiddet yükseldikçe, iktidar güvenlikçi paradigmayı derinleştirmekte, güvenlikçi yasaları çıkarmak için girişimlerini hızlandırmakta, temel hak ve hürriyetleri askıya almaktadır.


Kızılay Katliamı’nın hemen ardından imzacı akademisyenlerin üçünün tutuklanarak cezaevine gönderilmeleri ve milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılma sürecinin hızlandırılması, buna ek olarak “terör” tanımını genişletecek ve doğrudan ifade hürriyetini hedef alacak yeni yasa tasarılarının hazırlanması, sözünü ettiğim “siyasi alanın daralması” olgusunun somutlaştığı örneklerdir.

Ancak “daralma” sadece bununla sınırlı değildir; savaşın temel siyaset yapma biçimi haline gelmesi, MHP’nin iktidara yanaşmasını daha da kolaylaştırırken, CHP’nin “devletlû” reflekslerini harekete geçirmekte ve bu da söylemlerinin iktidarın söylemlerine benzemesine yol açmaktadır, bunun kimin işine yaradığı ise bellidir.

Benzer bir şekilde, şiddet toplumsal muhalefetin alanını da daraltmakta, bomba ve silah sesleri söz söylemeyi imkânsız kılmakta, bütün sesleri bastırmaktadır. Kitleler güvenlik kaygısıyla hareket eder hale geldikçe, temel toplumsal talepler ve bunlar için yürütülen mücadeleler geri çekilmekte, sokakta yürümenin dahi korku unsuru haline geldiği bir konjonktürde, miting, gösteri, eylem yapmanın olanakları her gün biraz daha zayıflamaktadır.
Üstelik tüm bu yaşananların maalesef ki bir “başlangıç” olduğu görülebilmektedir; eğer taraflar blöf yapmıyorsa –ki yapıyor gibi görünmüyorlar- “bahar savaşı” derinleştiğinde bu tür saldırılar rutinleşecek, sivil ölümleri arttıkça toplumsal kutuplaşma derinleşecek ve doğrudan sivillerin birbirleriyle karşı karşıya gelme ihtimali yükselecektir.
Bu yazıyı tamamlamak üzereyken gelen İstiklal Caddesi’ndeki intihar saldırısı haberi, tüm bu söylediklerimi doğrular niteliktedir. Türkiye toprakları, birden fazla örgütün ve istihbarat örgütlerinin oyun alanına dönmek üzeredir ve bunun adı net bir şekilde Ortadoğululaşmadır. Eğer Ortadoğululaşma, siyasetin bütünüyle bir ölüm ve şiddet siyasetine dönüşmesi demekse, ihtiyacımız olan şey bunun karşısına bir yaşam siyasetiyle çıkmak, yaşamı savunan bir siyaseti var etmektir. Bunu yapamazsak, “Kızılay’dan sonrası tufan” olacak ve memleketin bir ölüm coğrafyasına ve koca bir mezarlığa dönüşmesini de engelleyemeyeceğiz demektir.