Kızımın avuçlarındaki gökkuşağı
MÜSLÜM GÜLHAN MÜSLÜM GÜLHAN

Yaşadığımız topraklar üzerinde acı çekmeden yaşamak neredeyse imkânsız bir beklentidir.

Hele hele mücadele içinde sert ve kavgaya maruz kaldıysanız kaybettiklerinizle yüzleşmek her yaşın bir beklentisi halini alır.

Acılar, üzerimizde kalın bir kabuk bağlayarak kendimizle kalmamıza neden olur.

Korku ve kaygı bize öğretilen çaresizliklerimizin koruyucu meleği halini almıştır!

Acılarımızı paylaşmak yerine saklayarak ‘yokmuş’ gibi davranmak onurlu bir davranış şeklinde bize gurur verir.

Hayatımız, her şeyden kaçmamız üzerine kurgulanmıştır.

Birine “Seni seviyorum” demenin temizliği ve saflığı üzerine gitmemiz gerekirken, kaybedeceklerimiz varmışçasına bencil duygular tırnaklarımıza kazılmıştır.

Ama öyle anlar vardır ki tüm tabuları yıkıp tüm kabukları parçalayan anlardır.

Her şey yeni doğmuş bir bebeğin avuçlarını açmasına kadar!

2 Şubat 1995

Kadının kutsallığı olan doğurganlığı anındaki o kıskançlık duygusu içindeyken; kucağıma gelen canlının bedenini hissetmek.

Kutsal anneden gelen canın ellerime geliş anı; vücudumdaki kabukların çıtırdama seslerini hissetme anıdır.

Tüm çaresizliklere ve öğretilenlere karşı başkaldırı anıdır.

Annenin memesine saldırıdaki yaşama isteği ve çabası, bizim için ayrı bir yaşama merhaba deme anıdır.

O avuçlarını neden sıkıca tuttuğunu anlamakta zorluk çektiğim anlar bir kaygı süreciydi.

Ta ki eve gelip kucağıma aldığım ana kadar!

O kucağımda avuçlarını açıp avuçlarındaki renkleri yüzüme savurması ve bir gökkuşağı oluşturma anı; tüm kabukların parçalandığı andır ki; hani o bencillik ve kaygı vardı ya, artık gündeme gelmemek üzere sonsuzluğa savurdu.

Evet, o avuçlarını açmaması bize vereceği hediyenin doğru zamanını beklemesiymiş.

Verdiği renk cümbüşü ondan daha çocuk hal alıp şımarma dürtüsü ona yaklaşma ve anlama anıydı.

Bu bir ödüldü bize;

Hayatımızın bundan sonraki sürecinin nasıl olması gerektiğinin de izahıydı.

Süreç onun kontrolünde ve hiçbir zaman tadamayacağımız bir duyguyu bize öğretmesiyle başladı.

Hiçbir karşılık yok.

Sonsuz bir sevgi ağının içinde şımarmak lüksüne sahip olarak onun öğreteceklerinin telaşı içinde nefes almaya başlamıştık.

Gerçek yaşam avuçlarında tuttuğu renkleri yüzümüze fırlatmasıyla başladı.

Anneyle paylaştığı ilahi sevgi boyutu yanında babaya verdiği sonsuzluk sevgi öğretisi bir yaşam armağanıydı.

Kız çocuğunun babayı sonsuzluğa açması ancak bir milat olarak algılanabilinir.

Yaşamın bir armağan olduğunu ve bunun farkına vararak yaşama zorunluluğu bir kız çocuğunun babasına partnerliği ile olurmuş.

Her şey avuçlarını açınca başladı.

2 Şubat 1995…

Benim miladım.