Kobane koridoru
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Her şey bölük pörçük zihnimde… Kadıköy İskelesi’nin önünde gazete satan Suphi Nejat’ın fotoğrafı duruyor bir yerde, başka bir yerde Arîn Mirkan’ın gülümsemesi…

Her şey bölük pörçük zihnimde… Kadıköy İskelesi’nin önünde gazete satan Suphi Nejat’ın fotoğrafı duruyor bir yerde, başka bir yerde Arîn Mirkan’ın gülümsemesi… Onlarca insanın Kobane’ye destek olmak için sokağa çıkıp neden ve nasıl öldürüldüğü… Hükümet yetkililerinin yaptığı açıklamalar… Eylemciler kendi kendilerini kışkırtmış, hükümetin bir yanlışı yokmuş; şiddete misliyle karşılık verilecek, hatta polisler artık kalkanlarını kullanmayacaklarmış… Dublajlı, konusu olmayan kötü bir filmin içine hapsedilmişiz gibi… İtaatkâr olduğu sürece şiddet görmeyen, sorgulamadığı sürece rahatsız edilmeyen bizler için bir koridor açılmalı acilen… Kobane’ye değil, Kobane’den buraya bir koridor açılmalı önce...

Televizyon ve internet sayesinde herkes her yerde, nasıl arılar oldukları yerde durabilmek için hızlı hareket etmek zorundalarsa… Olduğu yerde duran dünyanın vızıltısı içinde Tolstoy’un umutsuzluğunu yaşamamak imkânsız. İnsanların savaşların korkunç kötülüğünden kurtulması için kongrelere ya da araştırma makalelerine ihtiyaç yok demişti Tolstoy, hükümet denen şiddet ortadan kalkmadıkça insanlığın büyük acıları sona ermeyecek…

Zadie Smith, yazılarından birisinde Henry James ile David Foster Wallace’ın romancılığını karşılaştırır. Henry James, okurlarından “sorumlu olmak için her şeyin farkında olmalarını” ister; 19. yy’ın başlarıdır ve insanlar gerçekten de farkında oldukları her şey için sorumluluk duyarlar, devrimlerin ardı arkası kesilmez… Ama Wallace’ın zamanına, 90’lara gelindiğinde artık her şey değişmiştir; aşırı farkında olma, insanları her zamankinden daha sorumsuz yapar, bir tür “çocuk-kurban”a dönüştürür kitle kültürü insanı, her yaştan ergenlerle dolar ortalık, bir tür sınırsızlık duygusu içinde… İnsanın kendini kandırmasının bütün yolları keşfedilmiş, süslenmiş ve kolay tüketilir hale getirilmiştir artık. İçine hapsedildiğimiz bu dublajlı, konusu olmayan film, gerçekte hiçbir amaca sahip değildir, sadece işler, kendi işleyişini denetleyerek… Televizyona çıkan bir hükümet yetkilisi, “her şey yolunda” dediği zaman, çoğunluk “Her şeyin yolunda” olduğuna inanır, ülke yangın yerine dönse de… İnsanlara duymak istedikleri şeyleri söyletirler, dublaj yaparak…

David Graeber, “The Guardian”a yazdığı yazıda, dünyanın Kobane’ye ilgisizliğini bir skandal olarak nitelendiriyordu, korktuğu şey de Kobane’nin İspanya’daki devrimin kaderini paylaşacak olmasıydı, büyük devletlerin “müdahalesizliği”yle, dünyanın seyirci kalmasıyla… Mesele, sadece Suriye’de tüm dünyaya örnek olabilecek demokratik bir deneyimin yok edilme meselesi de değil. Franco “Bifo” Berardi, “Ruh İşbaşında” adlı kitabında kapitalizmin tüm dünyayı etkisi altına alan mutsuzluk salgınına neden olduğundan ve bu salgının dünyanın her yanında yarattığı saldırgan intihar dalgalarından bahsediyordu. Işid gibi bir küresel intihar dalgasından Kobane’nin açtığı koridorla çıkmaktan başka çaremiz yok, başka Kobane’ler yaratarak…

“Bugün hâlâ, her şeyin akrep yürüyüşüyle geri geri gitmesini hayal eden partiler var” diyordu Nietzsche, “Putların Batışı” kitabında. “Ama” diyordu, “akrep olmak, hiç kimsenin elinde değil. Çaresi yok: İleriye, yani adım adım dekadansa doğru gitmek gerekiyor. Bu gelişmenin önüne set çekilebilir ve set çekilerek yozlaşmanın birikmesi, toplanması, daha şiddetli ve daha apansız olması sağlanabilir: Daha fazlası yapılamaz…”

Daha fazlasının yapılamayacağı zamanlarda yaşıyoruz, ama Marguerite Duras’nın “Hayatta olayların ne zaman yanı başınızda durduğunu bilemiyorsunuz, kaçırıyorsunuz” dediği gibi, her şey biz vızıldarken yanımızdan geçip gidiyor… Kobane geçip giderse, küresel intihar dalgalarıyla ıslanacağız… Konusu olmayan filmlerin bile bir sonu var…