Kökü Dışarda, Faili Belli, Sebebi Malum Mevzular
BİLGE SEÇKİN ÇETİNKAYA BİLGE SEÇKİN ÇETİNKAYA
Efendim, son günlerde iki mevzu ile meşgul AKP hükümeti.
Efendim, son günlerde iki mevzu ile meşgul AKP hükümeti. İkisinin de kökü dışarda, faili belli, sebebi malum mevzular. Fransa tam batmaya ramak kalmışken bizi de paçamızdan tutup aşağıya çekeyim niyetinde. Konulardan ilki grev! Memleket lisanına Fransızca’dan geçmiş gereksiz bir alışkanlık. Hani şu işi gücü bırakıp bir yerde toplanın bağırıp çağırma durumu. Fransa’da işçiler işleri bırakıp  grev diye  meydana giderlermiş bir vakitler. Orada arasıra hammalllık yapan işsizlerle buluşurlarmış.”Greve gidiyorum” da oradan gelmiş girmiş dilimize işte. Hah şimdi. Memleketin kamu emekçileri aynı oradakiler gibi Beyazıt Meydanı’nı doldurdular, grev meydanı niyetine. Baknalıklar soruşturma açma derdinde ne gam! Beyazıt Meydanı da zaten öğrenci takımı gibi işsiz güçsüz, ipe sapa gelmezlerin tarihi mekanı. Yumurta,  parasız ulaşım-eğitim diyorlar onlar da. Tam oldu yani. İşgüvencesi, iş güvenliği felan gibi meseleleri sorun ediyorlar grevciler bir de. Öyle bir sorun var mı sorun AKP hükümetine. Mesela sendikalaştığı için kapıya konan işçi mi var memlekette, iş güvencesinden söz açmışken? Yoksa iş kazalarında can veren işçiler mi var iş güvenliği demişken? Yoook(!) Zira bakanımız zaten “Bizler gelişmekte olan Türkiye olarak mutlaka yeri gelecek 16-18 saat çalışabileceğiz. Değişimi iyi idare edebilmek adına bunu mutlaka yapmak lazım. Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat 18 saatte çözerse 18 saat çalışır.” buyuruyorlar. Pek çok sektörde zaten işçiler 18 saat çalışıp o direkten düşüp ölüyorlar. Ölmezlerse ellerini kollarını makinelere kaptırıp sakat kalıyorlar. Sağlık deseniz, süperiz! Yeşil kartın iptali yakın, aylık geliri 279 liradan fazla olan herkes sağlık primi ödeyecek, katılım payları iki liradan sekize oradan onbeşe çıkıyor. Ongün içinde aynı hastalığa tutulmayın. Yahut tutuldunuz bir muayeneden sonra iyileşin.Zira on gün içinde  ikinci muayenede beş lira daha ödeyeceksiniz. Olmadı hastaneleri satalım. Kamunun eğitimdir sağlıktır bu tür sorumluluklarla ne alakası olabilir?
 
İki kökü dışarda mevzunun biri grev diğeri “sözde” Ermeni soykırımı yasa tasarısı. “Yasa tasarısının sözde olanı nasıl oluyor?” diye sormayın. Bu sözde olayına antrenanlı değilim pek. Beceremem açıklamayı. Ama kesin olan şu ki Fransız gavuru hükümetimizle uğraşıyor. Gerçi muhalefetimiz  de  “fransız” devrimi kontenjanından olaya dahil oldu. “Ne alakası var?” demeyin. Ben hali hazırda demiş bulundum.  Sans-culottes yani donsuzların devrimi sırf donsuzluktan dolayı AKP için sarsıcı olabilir diye mi düşündü acaba Kılıçdaroğlu? Bir taşla iki kuş? “Hem tasarıyı kınar hem de AKPye çakarım!” Buradan tarihi bir hakikati aydınlatalım. Devrimi yapan arkadaşların donu yok ama pantolonları vardı. Kılıçdaroğlu buradan kasmasın.
 
Diğer yandan Cumhurbaşkanı bir türlü görüşemedi telefonda Sarkozy ile. Görüşse durum bambaşka olacaktı. Milli gururumuz yerle yeksan ama bir hayıflanan çıkmadı hayret. Ben hayıflanayım dedim. Cümle iş adamlarımız, odacı ve borsacılarımız fır dönüyor Fransa’da. Tam birlik ve beraberliği ihtiyacımız olduğu şu dönemde başbakanın hastalığı çok kötü oldu tabii.  Yoksa kendisi bir “van munit!” çekebilir, bir dayılanabilir milli gururumuzu kurtarabilirdi Cumhurbaşkanının yerine. Yahut olmadı “put it into your appropriate place” (gerçi "müsaip yerine sok!” manasındaki bu  özdeyişinin haklari tümüyle Egemen Bağış’a aittir ama) diyebilirdi. Ama olmadı olmadı.
 
Velhasıl demem o ki, bu iki olay arasındaki ortak nokta devletimizin ezel-ebed mevcut olan masumiyetidir. Devletimizin ve onun ayrılmaz parçası olan mevcut hükümetimizin ne emekçilerin günbegün katli ile ne Ermenileri katli ile bir alakası vardır. Bunlar olmamıştır olamaz. Tam yazı biterken aklıma nedense Bandista’dan  “inkarın şarkısı” da geldi bak!  “halepte şamda beyrutta arjantinde tanıdık bir şarkı çalmadı, hiç olmadı!” Velhasıl “yüzleşme” felan diye kürsülerden höykürenlere diyeceğimiz budur:  “Bir hikaye anlatmamız gerekiyorsa eğer 1915 ten başlamalıyız...”