Köpeklere ne oldu?
ERK ACARER ERK ACARER

Tümden doğaya, cana, insana, hayvana, ağaca düşman bir anlayış! AKP’nin her alanda, İslam kılıfında, merhametten, insanlıktan uzak, zıvanadan çıkmış bir zihniyeti topluma dayatmasını izliyoruz.

Hayvan dostları ve duyarlı halk kitleleri, Eyüp Sultan Belediyesi’nde aylardır devam ettiği söylenen sokak hayvanlarının katledilmesine büyük tepki gösteriyor. ‘Konu kapsamında’, Belediye Başkanı ile hiçbir biçimde görüşülemediği ifade ediliyor.

Belediye tarafından oklu iğnelerle uyutularak toplanan köpeklerin, şehrin uzak noktalarında bırakıldığı ve kaderlerine terk edildiği anlatılıyor. Olana bitene şahitlik eden yaşam savunucuları köpeklerin toplanırken, içeriği belirsiz uyuşturucu iğneler kullanıldığını, bunların canlılara rastgele atıldıklarını belirtiyor. Çok sayıda baygın köpeğin de sığınaklara alındığını ve öylece ölüme terk edildiği aktarılıyor.

Tıpkı övündükleri Abdülhamit dönemi gibi

Türkiye’yi her alanda yaşanmaz bir coğrafyaya dönüştüren, İslamcı iktidar, genlerini övündüğü, gittikçe yozlaşan Osmanlı’nın son dönemlerinden daha çok da paranoyak, Abdülhamit’ten alıyor.

Her türlü çarpık uygulama, yaşamdan kopuk köhne ruh hali de bu genlerde anlam buluyor. Tarihten de kopuklar, referans aldıkları Osmanlı’nın ilk dönemini de bilmiyorlar.

Nasıl mı? Mevzubahis köpeklerken geçmişe dönüp bazı gerçek öyküleri aktaralım.

Köpekler uğur sayılırdı

Doğunun kendine özgü kent yapısı içinde, insanlar kadar kedi ve köpeklere de yer vardır. Doğuda, “Geceleri köpek havlamayan şehir ölü bir şehirdir” demeleri boşuna değildir.

Bizans, sokak kedileri ile ünlüdür. İlginçtir ki İstanbul’un fethi ile birlikte şehre köpekler akın etmiştir. Bu nedenle köpekler uzun yıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nda uğur saymışlardır. İstanbul özellikle 16’ncı yüzyıldan itibaren büyük bir köpek nüfusuna sahip olmuştur. Halkın sokakları güvenle dolaşan köpeklere, kedi ve kuşlar kadar sahip çıkması dikkate değer bir noktadır.

Köpeklerin huzuru kaçtı

Fakat zaman geçtikçe, kentin ‘öteki nüfusunda’ bir azalma görülür. Bu, normal bir gelişme değildir. Sokak ortasında kılları bile kıpırdamadan uyuyan köpeklerin keyifleri ilk olarak tramvay seferlerinin başlamasıyla kaçar. Tramvay önünde, elleri sopalı adamlar yürümekte, köpekleri kovalayarak yol açmaktadırlar.

Osmanlı’nın yatağa düştüğü döneme rastlayan altı boş ‘batılılaşma hareketi’ refah seviyesi yüksek batılı bir toplum ve yaşam tarzı yaratamaz! Üstelik bu hareketten köpeklerin memnun kaldığı da pek söylenemez.

Berrak İstanbul günlerinde denizin ortasında bir ada göz kırpar. Üzerinde hiç bir bitki olmayan küçük bir arazidir burası.

Sürgün yeri

Kimileri ‘Sivriada’ der. Ancak pek çok kişi adanın ‘hayırsız’ olduğu konusunda hemfikirdir. Peki, Hayırsızada’nın bu kötü şöhreti nereden gelir?

Güneyinde küçük bir limanı ve tatlı su kuyusu olan ada, Antik çağda inzivaya çekilmek isteyen kişiler tarafından kullanılmıştır. Bizans İmparatorluğu’nda ise sürgün yeri olarak değerlendirilir. Aslında Hayırsızada bir sürgün yerinden çok etrafı denizlerle çevrili bir ölüm çıkmazıdır. Ancak denizciliğin gelişip, teknelerin çoğalması ve cesaretli yüzücülerin ortaya çıkması burayı bir ‘sürgün yeri klasiği’ olmaktan çıkarır. Osmanlı İmparatorluğu’nda adaya bir sürgün bölgesi olarak itibar edilmez. Ne var ki bu gelenek İstanbul’a yerleşen batılı imparatorluk temsilcilerinin köpeklerden rahatsız olmasıyla bozulacaktır. II. Mahmut, batılıları rahatsız eden köpeklerden kurtulmak için parlak bir fikir geliştirir.

Sandallara bindirilen köpekler Hayırsızada’ya sürgüne yollanır. Fakat İstanbul halkı rahatsızdır, hoşnutsuzluk ayyuka çıkar. İşte bu nedenle Osmanlı’nın büyük belası Yeniçeri Ocağı’nı kaldırıp yerine düzenli ordu kuran II. Mahmut geri adım atar. Astığı astık, kestiği kestik yeniçeriye boyun eğmeyen hükümdar köpeklerle baş edememiştir. Hayvanlar aynı teknelerle geri getirilir.

Köpekler konusunda bir başka başarısız girişim de Sultan Abdülaziz’den gelir. Kentteki köpekler onun döneminde de Hayırsızada’ya gönderilir. Halkın yine tadı tuzu kaçmıştır. Köpekleri, İstanbul’da çıkan büyük yangın kurtarır. Halk, Abdülaziz’i kentin uğurunu kaçırmakla suçlayacak, sonuç olarak köpekler götürüldükleri gibi yine geri getirileceklerdir.

Kuduz bahanesi

Ne var ki II. Abdülhamid, bir önceki sultanlara göre daha dirayetli çıkar. Paranoyak olarak bilinen, kendisi ile ilgili günde 2 bin ihbar mektubu okuyan, burnu büyük olduğu için bu kelimeyi bile yasaklayan Abdülhamit, sözüm ona kent yaşamı ve sağlığına duyarlıdır.

O zamanki ‘uyum yasaları’ çerçevesinde ittihatçıların da baskısıyla önüne gelen her belgeyi imzalamak ve modern dünyanın gereklerini yerine getirmeye özen göstermektedir(!)

Louis Pasteur’la mektuplaşan Abdülhamit, Fransa’da kurulan Pasteur Enstitüsü’ne heyet gönderir. Üstelik buraya tam 10 bin altın bağışlar. Bu gelişmelerle birlikte İstanbul’daki sokak köpeklerinden kurtulmanın yolu da bulunmuştur. Kuduz tehlikesi bahane edilir ve dönemin Şehremini Suphi Bey nezaretinde tam 80 bin köpek Hayırsızada’ya gönderilir. Elbette amaç sokakların Avrupalılara kusursuz görünmesini sağlamaktır. Fatih Sultan Mehmet ile birlikte şehre giren köpekler tuhaftır ki ‘İstanbul düşerken’ bu kez dönmemek üzere sürgüne gönderileceklerdir.

Hayırsızada’nın ismi buradan geliyor

Pier Loti, İstanbul’un o günlerdeki görünümünü aktarır:

“…İstanbul’a II. Mehmet’in ordularının ardından gelen köpekler, terakkiyi ve hükümet işlerine Levantenlerin girişlerini unutmuşlardı. Dört-beş asırlık sadakatten sonra ve kimseyi hiçbir zaman ısırmamış olmalarına rağmen katliamların en iğrencine mahkum edildiklerini gördüler. Hiçbir Türk, hilale uğursuzluk getireceği söylenen bu onur kırıcı görevi üstlenmedi. Bu yüzden serseriler, işsiz güçsüzler, haydutlar görevlendirildi. Bunlar işlerini demir kıskaçla yapıyor, zavallı kurbanlarını boyunlarından, ayaklarından ya da kuyruklarından yakalıyorlar ve onları rastgele kan revan içinde Hayırsızada’ya götürecek olan mavnalara atıyorlardı…”

Hayırsızada’da köpekler açlık ve susuzluktan telef olurlar. Adaya, o günlerde yaklaşan teknelerde bulunanlar, gördükleri dehşet karşısında gözlerini kapamakta, duydukları leş kokusu sonucunda burunlarına bez bağlamaktadır. Köpekler korkunç bir biçimde ölürken, şuurlarını yitirmekte ve birbirlerini parçalamaktadırlar. Çığlık ve havlamaları yeri göğü inletmekte, lodosla birlikte İstanbul’a ulaşmaktadır. Sesleri, duyanların yüreklerini dağlar. İki ay sonunda Hayırsızada’dan gelen tüm sesler kesilecektir.

Geçmişten bugüne bir ‘köpek’ öyküsü...

Boşuna müfredattan evrimi çıkarmıyorlar! Bu zihniyette gelişme yok. İslamcının, sultanların, sultan özentisi ve artıklarının fıtratı ‘Değişmeyen tek şey değişimdir’ sözüne aykırı. Ne yazık ki hemen hemen her konuda!