Kopya hayatlar
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Yazarak sabahı etmiş, evim Kadıköy rıhtımına yakın olduğu için de, günün ilk ışıklarıyla birlikte dışarı çıkıp kahvaltı etmek istemiştim. Rıhtıma yakın bir pastanenin sokak kenarındaki masalarından birisine oturdum ben de. Aklımda gazeteye yazacağım yazı, önümde çay ve poğaça… Tek tük insanlar geçiyordu sokaktan, işe giden ya da işten dönen uykulu insanlar… Nereden çıktı, nasıl oldu hiç bilmiyorum, sokaktan geçen insanların arasından bir genç kızın dans ederek yürüdüğünü fark ettim. O kadar güzel dans ediyordu ki, gördüğüm şeyin bir rüya olduğunu, uykusuz olduğum için pastanede çayı beklerken uyuya kalmış olabileceğimi bile düşündüm. Dans ederken şarkı da söylüyordu genç kız, sabah sabah rıhtımda... İşin tuhaf tarafı, onu benim dışımda kimse görmüyordu. Sanki başka bir dünyada yaşıyorlarmış gibi, öylesine uzaktı herkes sokaktan ve hayattan… Genç kız, benim onu gördüğümü fark edip başıyla selam verdikten sonra, yine dans ederek sokakta uçar gibi kaybettirdi kendisini. Garsona ve pastanedeki diğer insanlara sordum gördüğüm şeyi. Kimse görmemişti.

Gazetemi alıp eve dönerken insanların umursamazlığını ve sanki başka dünyalardaymış gibi yaşayışlarının nedenlerini düşünmeye başladım. İnsanların yaşadığı ruhsal boşluk büyüdükçe, aralarındaki mesafe de artıyor olmalıydı. Birbirine dokunamayan insanların yaşadığı bu dünya, gerçekte tasarlanmış bir şeydi ve bu tasarımı herkes iç dünyasında durmaksızın yeniden üretiyordu.

Sorun şu ki, bir tasarım olarak yaşadığımız bu dünyada, rüya ile gerçeklik arasında sıkışıp kalmış, olan biteni, en önemlisi kendi hayatımızı rüyadaymış gibi yaşıyoruz, birileri gözaltına alınır, birileri ölür, birileri karın tokluğuna çalışır ve düşünce sessizliği bir sis gibi etrafımızı sararken…

Metis Yayınları’ndan çıkan Kojin Karatani’nin modern Japon edebiyatının kökenini araştırdığı “Derinliğin Keşfi” adlı kitabını okuyorum bugünlerde. Halkın bir manzara olarak “halk” olduğu gerçeğinin keşfini, halkbilimin doğuşuyla açıklıyor Karatani. Aynı şekilde Marksizm için de proleteryanın bir tür manzara olduğunu, yani bir imge olarak proleteryanın belirişinin de bir tür keşif olduğunu belirtmek gerek... Proleterya imgesi, proleterya değiştikçe değişmek zorunda değil ve solun tutuculuğu da bu noktada başlıyor zaten, değişen manzarayı değil de ezberlenmiş olanı resmetmeye çalışarak. Kitapta asıl dikkatimi çeken şey, Karatani’nin Nakamuro’nun “Meiji Edebiyat Tarihi” adlı kitabından yaptığı şu alıntı: “Faydacılık ve kariyerizmin egemen olduğu militarist devlete karşı, özgürlük ve toplumsal haklar hareketinin hayali, restorasyonun ruhunu benimseyen gençlerin hayatlarını feda etmeye hazır oldukları bir son idealdi; bunun kaybedilmesiyle birlikte, silinmesi güç bir şekilde arta kalan ruhsal boşluk, artık siyasi romandan tamamen farklı bir biçim olan ifade yolunu keşfetti.”

Türkiye için de 12 Eylül Darbesi’nin ardından, bu topraklarda yaşayan herkesin payına, “silinmesi güç bir şekilde” ruhsal boşluk düştüğünü söyleyebiliriz. Öylesine büyük bir boşluk oluştu ki, içine ister öldürülen çocukları ya da gazetecileri, ister gasp edilen işçi haklarını ya da işkenceleri, ne atarsanız atın, dolmayacak bir boşluk…  Yetişen faydacı ve kariyerist nesili de bu boşluğa borçluyuz, kolayca manipüle edilebilen kamuoyunu da… Bu ruhsal boşluğun içine Türkiye’ye özgü militarist öze sahip kapitalizm, tüm kurum ve kuruluşlarıyla öyle bir yerleşti ki, karşısında Kürt siyasal hareketi dışında direnen kitlesel bir güç kalmamış gibi gözüküyor. O direncin de çeşitli taktik açılımlar ve operasyonlarla zayıflatılmaya çalışıldığına tanık olduk, oluyoruz…

Bu boşluğun işgalini sona erdirmek için, Karatani’nin de uyardığı gibi sadece anayasa ve meclis gibi sistemleri değil, “sistem gibi görünmeyen sistemleri” de hesaba katarak düşünmek gerek. Bugünlerde Anayasa değişikliğinden bahsedilmesi, göstermelik de olsa 12 Eylül’ün yargılanıyor oluşu, sistemin değiştiği ya da değişeceği anlamına gelmiyor bu yüzden. Anayasa’dan evvel, “sistem gibi görünmeyen sistemleri” değiştirmek için “ruhsal boşluk”la mücadele etmenin yollarını bulmalı. Bir şeye inanırmış gibi yapan ama inanmayan, kendi hayatlarını başka hayatları kopyalayarak yaşayan insanlarla bunu başarmaksa mümkün değil. “Ruhsal boşluk”la mücadele etmek için, bir manzara olarak halkı doğru düzgün resmeden teorilere ve o teorilerden beslenen siyasete ihtiyaç var öncelikle. Hatta edebiyatın ve sanatın, neredeyse bağımlılık geliştirdiği “ruhsal boşluk”la ilişkisini yeniden gözden geçirilmesi gerek, tüketile tüketile şekilsiz ve içi boşaltılmış bireysellikten de, özneyi sakatlayan toplumculuktan da kendimizi kurtarabilmemiz için. Belki o zaman, sabahın köründe sokakta dans eden o genç kızı görüp alkışlar ve belki onunla birlikte dans ederek hayatın sandığımız hayat olmadığını anlarız. Kim bilir…