Kore’den Katar’a: Süreklilik ve kopuş
11.06.2017 10:22 BİRGÜN PAZAR
Türkiye’nin “yeni Türkiye”ye, daha doğrusu “yeni-Osmanlı”ya dönüşümü ise beraberinde bambaşka sonuçlar getirdi. Bir yandan geleneksel denge gözeten dış politika anlayışı terk edilip pro-aktif siyaset adı altında maceracılık dış politikanın merkezine yerleşirken, öte yandan emperyalizme taşeronluk hevesi hiç olmadığı kadar derinleşti

FATİH YAŞLI

İngiltere’de yayınlanan London Times adlı bir gazetede 16 Ekim 1957 günü bir haber yayınlanır ve Türk ordusu ile ilgili olarak şu ifadelere yer verilir:

“Yaklaşık yarım milyon insanı devamlı olarak silah altında tutan ve iki buçuk milyonluk yedek gücü olan Türk Kara Kuvvetleri, Batı dünyasında ABD ve İngiltere’den sonra üçüncü ordudur. (…) Son yıllarda Türkiye çok sayıda Amerikan teçhizatı alarak sürekli bir Amerikan eğitim misyonundan da yararlanmaktadır. Türk ordusunun disiplininin mükemmel olduğu söylenmektedir ve bütün gözlemciler Kore savaşına katılmış olan Türk tugayının en yüksek askeri yetenekleri gösterdiği konusunda hemfikirdirler. Hava kuvvetleri nispeten zayıf olmakla beraber donanmasında en az 10 destroyer ve 12 denizaltı vardır.”

İngiliz gazetesinin böyle bir envanter çıkarmasının ve analiz yapmasının elbette ki bir nedeni vardı, Türkiye bir süredir Sovyetler Birliği ile arasındaki yakınlaşmayı bahane ederek komşusu Suriye’ye yönelik saldırgan ve provokatif bir siyaset izliyor, Suriye üzerinden ABD ve batı dünyasını harekete geçirmeyi ve böylelikle emperyalizmle bağlantılarını derinleştirmeyi hedefliyordu. ABD yakın zamanda SSCB’yi Ortadoğu’da durdurmayı amaçlayan Eisenhower doktrinini ortaya atmıştı ve Menderes tıpkı Truman doktrini sonrasında olduğu gibi bunu da Türkiye’nin emperyalist sisteme entegrasyonu ve komünizmle mücadele açısından bir fırsat olarak görüyordu. Ancak mesele bununla sınırlı değildi; savaş, aynı zamanda iç politika için de kullanılan bir enstrumandı; çünkü ekonomi giderek bozulmakta, Menderes giderek popülaritesini yitirmekte ve toplumsal hoşnutsuzluk giderek yükselmekteydi, Demokrat Parti için çok kritik bir önem taşıyan 1957 seçimleri kapıdayken, savaş tehdidi üzerinden yaratılacak bir toplumsal teyakkuz hali, hem kendi tabanını tahkim ve mobilize etmek hem de toplumsal muhalefeti bastırmak açısından son derece işlevseldi.

Eğer ABD-SSCB dengesi olmasa, Menderes ABD’den savaş iznini koparabilse, Suriye kendisine yönelik provokasyonlara yanıt verse ve Sovyetler Birliği bizzat Kruşçev’in ağzından “eğer savaş çıkarsa Türkiye bir gün dahi dayanamaz” şeklinde bir açıklama yapmasa sahiden de bir savaş çıkabilirdi, ancak bunların hiçbiri söz konusu olmadı. Einsenhower doktrinini bir fırsata dönüştürdüğünü ve ilişkileri derinleştirdiğini gören DP, 27 Ekim 1957’de yapılan seçimlerden de zaferle çıkınca, daha fazla ileri gitmedi ve istediğini elde etmiş olmanın mutluluğuyla Suriye dosyasını kapattı.

“Bir koyup üç almak”tan “at pazarlığı”na

kore-den-katar-a-sureklilik-ve-kopus-301255-1.

Suriye de tıpkı Kore gibi Türkiye egemen sınıflarının anti-komünizm ve emperyalizmle yakınlaşma adına yapmayacakları şeyin olmadığına dair en açık kanıtlardan biriydi. Nasıl ki NATO’ya girebilmek uğruna dünyanın öte ucundaki bir savaşa dâhil olunmuş ve askerin kanı üzerinden pazarlık yapılmışsa, Suriye’de de yine yoksul halk çocuklarının canları üzerine kurulu bir siyaset izlenmiş, koz olarak masaya askerin kanı sürülmüştü. Menderes’ten beri Türkiye yönetici sınıfı ve Türk sağı için ordu ve asker her zaman uluslararası ilişkilerdeki en kullanışlı enstrüman olarak görüldü. Boylarından büyük işlere kalkışmayı her zaman pek sevmiş olan yönetici sınıf ve Türk sağı, emperyalizmin gölgesinde, bir “alt-emperyalist”, bir bölgesel taşeron olmak için her zaman askere sarıldı, bölgesel her krizde “ileri karakolluk” misyonunu yerine getirmek için hep en öne atıldı, buna hep gönüllü oldu.

Birinci Körfez Savaşı esnasında Turgut Özal’a kalsa “bir koyup üç alacaktı” Türkiye. ANAP hükümeti daha BM’den ambargo kararı çıkmadan Irak’a ambargo uygulamaya kalkmış, kraldan çok kralcılık yapılarak Özal’ın “kankası” baba Bush’a selam gönderilmiş, Irak saldırısının bir parçası olmak için her türlü pazarlık yürütülmüştü. Ancak söz konusu Özal dahi olsa, Türkiye o zamanlar “yeni Türkiye” değildi ve bu işler o kadar kolay olmuyordu. Savaşa ilişkin tutum, kukla Akbulut hükümetinde dahi bir kriz yarattı ve Dışişleri Bakanı Ali Bozer ve Savunma Bakanı Safa Giray, Özal’ın savaş siyasetinin bir parçası olmamak adına istifa ettiler. Asıl bomba etkisi yaratacak olan istifa ise bunların ardından gelecek ve savaşa az bir süre kala Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay görevinden istifa edecekti. Torumtay’ın yerine Genelkurmay Başkanlığı’na Doğan Güreş getirilse de, istifanın ordunun meseleye bakışını net bir şekilde ortaya koyduğu anlaşılmış olacak ki, Özal emperyal düşlerinden uyanmak zorunda kalacak ve askerin ABD’yle birlikte Irak işgaline katılması planları rafa kaldırılacaktı.

Benzer bir durumun İkinci Körfez Savaşı günlerinde de yaşanmış olması Türkiye yönetici sınıfının ve Türk sağının “tutarlılığını” göstermesi açısından son derece iyi bir örnektir. Bu sefer de oğul Bush, 11 Eylül saldırılarını gerekçe göstererek ve Irak’ın kimyasal silahlara sahip olduğu yalanıyla Irak’a ikinci savaşı başlatmaya hazırlanırken, taze AKP iktidarı da devraldığı mirası taşıyabilmek için elinden geleni yapacak ve ABD’yle o dönemde “at pazarlığı” olarak adlandırılan bir pazarlığın içerisine girecekti.Neo-conlarla iktidar arasındaki pazarlıkta anlaşma sağlanınca tezkere TBMM gündemine getirildi ama henüz Türkiye “yeni Türkiye” değildi. Bir yandan milyonlar meydanlarda “savaşa hayır” eylemleri yapıyor, öte yandan Erdoğan partisini ve Meclis Grubu’nu bütünüyle kontrol edemiyordu. Tüm bunların neticesi tezkerenin geçmemesi oldu ve hem Türkiye toprakları işgal için ABD askerlerine açılmadı hem de Türkiye Irak savaşında işgalci güç olarak yer almadı.

Yeni-Osmanlı, İhvan, Katar

Türkiye’nin “yeni Türkiye”ye, daha doğrusu “yeni-Osmanlı”ya dönüşümü ise beraberinde bambaşka sonuçlar getirdi. Bir yandan geleneksel denge gözeten dış politika anlayışı terk edilip pro-aktif siyaset adı altında maceracılık dış politikanın merkezine yerleşirken, öte yandan emperyalizme taşeronluk hevesi hiç olmadığı kadar derinleşti ve bu hevese uygun bir şekilde “Sünni ekseninin liderliği” hayalleriyle Arap Baharı keşmekeşinin tam ortasına dalındı. Tam da bu nedenle, bu taşeron, emperyal ve mezhepçi vizyonla Libya saldırısına iştirak edildi, Müslüman Kardeşler’in hamiliği rolüne soyunuldu ve Suriye’de rejimi değiştirmek adına büyük bir yıkım operasyonuna girişildi. Tüm bunların tarihi elbette ki ileride çok daha ayrıntılı bir şekilde yazılacak ama düşürülen Rus uçağı, öldürülen Rus büyükelçi, Reyhanlı katliamı, Suruç’ta ve 10 Ekim’de yitirdiğimiz canlar, Türkiye sınırlarının cihatçı üslerine dönüşmesi, yasadışı silah ticareti, Körfez şeyhlikleriyle kurulan derin ilişkiler, Türkiye’nin giderek her türlü emperyalist müdahaleye açık bir hale gelmesi… Hepsi izlenen dış politikanın birer bedeli olarak karşımıza çıktı ve ne yazık ki bu bedel, son yaşanan gelişmelerle birlikte daha da katlanacak gibi görünüyor.

Evet Katar meselesinden ve yaratabileceği sonuçlardan söz ediyorum. Öncelikle şunu söylememiz gerekiyor ki yeni-Osmanlı ile Katar arasındaki ilişki resmi ithalat-ihracat rakamlarına ya da Katar’ın Türkiye’deki veTürk müteahhitlerin Katar’daki yatırımlarına indirgenemeyecek kadar derin. Bu iki ülke, Ortadoğu’ya dair bir ortaklığı uzunca bir süredir devam ettiriyorlar ki bunu “İhvancılık”, yani Müslüman Kardeşler destekçiliği olarak adlandırabiliriz. İki ülke Suriye’yi birlikte yakıp yıktılar, cihatçıları birlikte finanse ettiler, eğittiler, donattılar, Suriye’ye yolladılar. Bunun ötesinde, Türkiye ekonomisine son yıllarda giren ve kaynağı bilinmeyen paranın ne kadarı Katar’dan gelmiştir, birileri buradan Katar bankalarına servet transferi yapmış mıdır, bunların hepsini bir soru olarak akılda tutmamız gerekiyor.

Bu derinlik nedeniyle olsa gerek ki, Katar’a yönelik ABD-Suud öncülüğündeki kuşatma harekâtı başlar başlamaz, iktidar hemen safını Katar olarak belirledi, daha resmi bir anlaşma yokken tonlarca gıda malzemesi Katar’a gönderildi, trollere sosyal medyada Katar’a destek kampanyası başlatmaları talimatı verildi ve tabi ki hepsinden önemlisi, Katar’la yapılan askeri anlaşma ivedilikle Meclis’te oylamaya sunuldu ve hemen ertesi gün de Cumhurbaşkanı tarafından imzalandı. Eğer son anda ilkesizlik derecesindeki pragmatizm bir kez daha devreye girmez ve saf değiştirilmezse, ki bu sefer öyle olmama ihtimali hayli fazla, Katar’da kurulan üsse Türk askerinin konuşlanmasını izleyeceğiz önümüzdeki günlerde.

Burada elbette yazı boyunca anlatmaya çalıştığımız bir “süreklilik” ilişkisi var ama bir “kopuş”a da işaret etmemiz gerekiyor: Katar’a üs kurulması ve asker gönderilmesi “yeni Türkiye”ye ait bir olgu. Daha önceki asker göndermeler ya da gönderme girişimleri emperyalizmin gölgesinde gerçekleşir ve “uluslararası hukuk”u gözetirken, bu sefer yeni-Osmanlıcılığın emperyal vizyonuna uygun bir şekilde, emperyalizmin krizine ve emperyalistler arasındaki çatlaklara oynanıyor. Türkiye bu anlaşmayla, elbette ki anti-emperyalist bir tutum almıyor ya da blok değiştirmiyor ama küçük bir petrol şeyhliğinin askeri korumasını üstlenmiş gibi bir pozisyona yerleşiyor ki, bu bir ilk ve “zamanın ruhu”nu mükemmel bir şekilde yansıtıyor.

İşte bu “süreklilik içindeki kopuş” durumu, ABD-Suud ittifakı Katar’ı sıkıştırmaya devam ederken, ABD-YPG Rakka operasyonunu başlatmışken, Suriye ordusu ile koalisyon güçleri askeri olarak karşı karşıya gelme sinyalleri verirken, Musul operasyonu bitmek üzereyken, Irak Kürdistan’ı bağımsızlık referandumunu açıklamışken, IŞİD ilk kez İran’ı hedef almışken, yani bölgede sular giderek ısınıyorken, ilişkilerin derinliği nedeniyle hesapsız kitapsız dalınan Katar gündemi ve asker gönderme kararı, iç ve dış politika açısından çok ciddi sonuçlar yaratacak, bunun etkileri ciddi bir şekilde hissedilecek.

Son olarak şunu söyleyelim ve bitirelim yazıyı: Savaş tamtamlarının çaldığı ve emperyalizmin bölgeyi yeniden dizayn etme planlarının iyiden iyiye açığa çıktığı şu günlerde, bize bir kez daha tarihsel rolümüzü üstlenme görevi düşüyor. O rolün ne olduğunu ise şüphesiz ki biliyoruz: Bir yandan savaş politikalarını mahkûm edip Türkiye’nin herhangi bir savaşa sokulmasına karşı dururken, öte yandan emperyalist kuşatmaya karşı bölge halklarıyla birlikte anti-emperyalist bir siyaseti var edebilmek. Bu rolü hakkıyla yerine getirmek, aynı zamanda kitleselleşmek, toplumsallaşmak, siyasi bir özne olmak anlamına da gelecek çünkü.