Korkmaktan korkmamak: Faşizmin panzehiri
KADİR CANGIZBAY KADİR CANGIZBAY

“Askeri darbe, bir ordunun kendi ülkesini işgal etmesidir ve o ülke halkının en büyük şanssızlığı, işgalcinin kendisiyle aynı dili konuşmakta, dolayısıyla düşman işgaline uğradığının kolay kolay farkına varamayacak olduğudur.”

Bu lafı 12 Eylül Darbesi’nin hemen ardından etmiştim; anadili Türkçe olan bir Türkiyeli Türk olarak. Darbenin getirdiği faşizme karşı en güçlü, en kapsamlı, en uzun ömürlü, halk desteğine en fazla, hatta tek sahip direnişin anadili işgalcinin dilinden farklı olanlardan gelmesi de işte bu teorizasyonumun tam tamına teyidiydi: PKK.

PKK; yani Kürdistan İşçi Partisi, tam tamına bir Türkiye hareketi olarak doğmuş ve güçlenmiştir; militanları ve destekçileri Çeçenistan, Uyguristan mazlumu veya Almanya, İngiltere, Fransa meczubu değil, doğrudan doğruya bu ülkenin kendi ülkesinde kendisi olarak, yani kendi kendisini inkâr etmeksizin yaşamak isteyen çocuklarıdır. Bu arada şunu da hatırlatalım: Kürdistan kelimesini ilk kullananlar neredeyse bin yıl kadar önce Türk yazar ve düşünürler olduğu gibi, Kürdistan aynı zamanda bir Osmanlı eyaletinin resmi adıydı.

PKK, terör örgütüymüş: İnsanları dehşete düşürüp sindirmek ve yıldırmak, tek eylem biçimi ve nihai hedefi insanları dehşete düşürüp sindirmek, yani tedhiş, yegâne eylem biçimi ve nihai hedefi olan bir örgüt olamayacağına göre, terör örgütü diye bir örgüt türü de olamaz. Ancak, gerek kendi vatandaşlarına karşı, gerekse dışarıya karşı terör uygulamaya niyetli olan rejimlerin, devletlerin ‘terör örgütü’ne ihtiyaçları vardır: Önce ‘örgüt’ terörist ilan edilir, sonra da, ‘örgüt’ ister insanlara karanfil dağıtsın veya beyaz flama açsın, bu, terör eylemi, dağıtılan karanfili alan veya “karanfil güzeldir” diyen herkes de terör destekçisi olarak ‘etkisiz hal’e getirilir. Şöyle söyleyelim: Devletlerin insanları terörize etmek için teröriste ihtiyacı vardır: Terörist; yani, ne suçlu vatandaş, ne de düşman askeri; en başta yaşama hakkı olmak üzere hiçbir hakkı bulunmayan, hukuken üstü peşinen silinmiş, dolayısıyla fiziken yok edilmesi de meşru kılınmış insan.

Terörist, bir cins isim değil, sadece ve sadece bir sıfattır. Terörist diye bir insan türü bulunmayıp herhangi bir eylemin insanları dehşete düşürerek sindirip yıldırmaya yönelik olması ve kişinin böyle bir eylemin faili olması halinde ve süresince kullanılması mümkün ve meşru olan bir sıfat.

Bütün bunları söyledikten sonra, şu tespiti yapalım: Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin bakanları ve parlamentoya seçilmiş vekilleri ülke topraklarının bir bölümüne alınmıyorsa, ortada bir işgal var demektir. HDP’li bakanları ve milletvekillerini Cizre’ye almayan güçler doğrudan doğruya işgal güçleri, onlara bu yolda emir verdiğini hiç utanmadan sıkılmadan açıklayan şahıs da ‘İçişleri Bakanı’ falan değil, işgal yönetiminin zabıta şefi olup bütün Türkiye vatandaşlarının açıkça ilan edilmiş düşmanlarıdır.

Bir de şu var: Tamam, hukuk fakültelerine illa ki yüksek puanlarla giriliyor diye bir şey yok; ama, çember çevirip topaç döndürebilecek kadar zekâya sahip olup hele bir de ilkokulu bitirebilmiş herkes bilir ki, Cumhuriyet ülkede yaşayan herkesin vatandaşlık statüsü üzerinden eşit haklara sahip olduğu, kısacası, hiçbir kimse ve zümreye hiçbir ayrıcalığın tanınmadığı rejimdir; dolayısıyla, başbakanlığa, yani makama tahsis edilmiş uçağı ve binayı, cumhurbaşkanı olunca kendine tahsis ettirtmiş olan kişi, aslında kendi kişisel saltanatını kurup Cumhuriyet’i ilga etmiş, ancak bunun zorunlu sonucu olarak cumhurbaşkanı sıfatını da kaybetmiştir. Bu durumda, Selahattin Demirtaş hakkında cumhurbaşkanına hakaret etti diye suç duyurusunda bulunan savcı, her şeyden önce kendisinin saltanat kadısı değil Cumhuriyet savcısı olduğunu hatırlamalıdır.

Vakıa şunu da kabul edelim ki, savcısı, hâkimi, polisi, askeri dahil herkesin başına en beklenmedik anda, en mesnetsiz ve zalimane biçimde her şeyin getirilebildiği faşist bir terör rejiminde namuslu kalmak çok zor hale gelirken, namussuzluğa mecbur kaldığının yükünü hissetmemek üzere eblehleşmenin bayağı bir yaygınlık kazanması da neredeyse kaçınılmaz bir sonuçtur.

Cesaret, korkmamak değil; korkmayı göze alabilmektir.