Korkut Boratav, BirGün Pazar'ın sorularını yanıtladı: Muhalefet, farklı yataklardan gelip bir çağlayana dönüşmeli
02.12.2018 09:29 BİRGÜN PAZAR

► J. Bellamy Foster ile BirGün Pazar için yaptığımız söyleşide, kriz sonrasında dünyanın pek çok yerindeki radikal sağ yükselişin, ‘popülizm’ olarak tanımlanmasının eksik olduğunu ifade ederek, (klasik faşizmin tam bir replikasından söz edemesek de) neo-faşizm kavramını ileri sürüyor. Popülizmi bir dikkat dağıtma olarak tanımlıyor Foster. Bugün Trump’la ya da Brezilya’da Bolsonaro gibi örneklerle çoğalan bu gelişmeyi siz nasıl ele alırsınız?
Foster haklıdır. Faşizm, emekçi sınıfların siyasi iktidarlara ulaşma seçeneğini kalıcı olarak yok etme, etkisiz kılma programlarının tümünü kapsar. Köşeye sıkışan egemen sınıfların programıdır; ama gerçekleşebilmesi için bu seçenekten ürken veya ürkütülen bir kitle tabanını da kullanabilmesi gerekir. İki büyük savaş arasındaki İtalya ve Almanya örnekleriyle sınırlı tutulamaz. Değişen tarihsel, ülkesel koşullar içinde biçimlenir.

“Popülizm” terimi, egemen sınıflar için iki açıdan işlevsel olmuştur. Düzen karşıtı sosyalist muhalefetin önemsizleştirilmesi; neo-faşist akımlara saygınlık kazandırılması…

Örneğin (uygulamaları bir yana), partileri ve ülkeleri için sosyalist programlar benimseyen Hugo Chavez ve Evo Morales de popülisttir; tüm özellikleriyle faşist olan Bolsanaro da… Bu terminolojik soytarılık sosyalizmi siyaset lügatçesinden tasfiye eder.

Neo-faşizm “popülizm” diye saygınlaştırılışa, geleneksel sermaye partileri ile iktidarı paylaşma seçenekleri de “olağanlaşır”; gerçekleşebilir. Örnekler var: Trump ile Cumhuriyetçi Parti uzlaşması; Britanya’da Brexit sürecinde neo-faşist UKIP ile Muhafazakâr ittifakı; neo-faşist partilerin Avusturya’da, Hollanda’da, İskandinavya’da gerçek ve olası koalisyon ortaklıkları…

► Samir Amin, Foster’ın da söyleşisinde referans verdiği, ‘Çağdaş Kapitalizmde Faşizmin Dönüşü’ adlı makalesinde, faşizmin, Batı, Doğu ve Güney’de tekrar dönüşünü ‘finansallaşmış ve küreselleşmiş tekelci kapitalizmin sistemik krizinin yayılışı’ ile doğrudan bağlantılı bir gelişme olarak tanımlıyor. S.Amin’in işaret ettiği sistematik kriz bağlamında, bu yeni faşist yükselişin sınıfsal karakteri (ittifakları) nasıl şekilleniyor?
Samir Amin’in tespitini geçerli buluyorum. Bunu, kapitalizmin ve emperyalist sistemin son kırk yıllık dönüşümlerine hızla göz atarak açabiliriz.

Neo-faşist siyasetler, Batı’da ne zaman gündeme girdi? Uluslararası sermayenin dünya çapında sınırsız tahakkümünü oluşturma tasarımı (yani neoliberalizm ve küreselleşme) tümüyle iflas ettikten sonra…

Bu iflas, 2008-2009 krizinin içyüzü Batı emekçileri tarafından algılanması sonunda gerçekleşti. Algılamanın öğelerini sıralayalım: Kriz kapitalist sistemin krizidir; sermayenin en parazit katmanı olan finans kapitalin eseridir. Bunalımı yaratan sermaye çevreleri, siyasî iktidarları da denetlemektedir. Bu yüzden krizler emekçilerin sırtından finans kapital kurtarılarak yönetilmiştir…

Batı’da bu teşhisler krizin mağdurlarını meydanlara döktü; siyasi iktidarı hedefleyen örgütlenmeleri tetikledi; anti-kapitalist, sosyalist söylemler, öneriler filizlendi.

2011-2013’te Tunus’ta ve Mısır’da yüzbinler, emperyalizmin işbirlikçilerine ve neoliberal programlarına karşı ayaklandı. Bin Ali ve Mübarek’i devirdi. Türkiye’de Gezi kalkışması kervana katıldı. Sistem karşıtı, potansiyel olarak anti-kapitalist, anti-emperyalist iktidar seçenekleri Batı’da ve “Güney ”in bir bölümünde gündeme geldi.

Yüzyılın başlarında “Güney “in bir başka (Latin Amerika) bölümünde de neoliberal model reddedilmeye; emperyalizmin o yöredeki hâkimiyeti geriletilmeye başlamıştı.

Kapitalizm tarihsel olarak bu türden anti-sistemik tepkileri içselleştirerek uyum sağlayabilmiştir. En yakın örnek, 1945 sonrasının “Altın Çağ / refah devleti” düzenlemeleridir. Bu kez, emperyalist sistem uzlaşmayı değil, ödünsüzlüğü yeğledi. Sistemi tehdit eden hareketlerin iktidara ulaşma olanağı önlenmeliydi. Avro Bölgesi krizini bu nedenle Almanya ve IMF ödün vermeden yönetti. Seçimler, referandumlar “piyasaların hâkimiyeti”ni zedeleyemezdi.

Batı’da bir anlamda, 20’nci yüzyılda İtalyan ve Alman faşizmlerinin yükselmesine yol açan ortamların benzerleri oluşmuştu. Sermaye iktidarının sürekliliği tehdit altındaydı. Olağan-dışı yöntemlerle engellenmeliydi. Temsilî demokrasi sosyalist, radikal seçeneklere yöneldiğinde işletilmemeliydi. Küreselleşme ve neoliberalizm mağdurları olan “yerli / beyaz” işçilerin faşist (“ötekilere” karşı nefret içeren; ırkçı, şoven milliyetçi, otorite tutkunu, devlete sığınan) dünya görüşlerine savrulması bir çözüm olarak ortaya çıktı. Sosyalist seçeneklere ödün vermek yerine neo-faşizme iktidar kapısı aralanacak; sistem kurtarılacak…

Bu çözüm, kapitalizmin geleneksel sınıflar-arası uzlaşmalar içinde kendini yenileme becerisini yitirdiğini gösterir. Geleneksel ekonomik bir kriz değil; bir sistem krizi söz konusudur.

Diğer bölgelerde çözümler farklıdır: İslam coğrafyasında ve Türkiye’de emperyalist saldırılarla milyonlarca hayata mal olan rejim değiştirme operasyonları ve İslamcı yobazlığın yükselmesi; Latin Amerika’da burjuvazi, ABD emperyalizmi ve finans kapital ittifakı yoluyla ve gerektiğinde sivil, askerî darbelerle sol rejimlerin tasfiyesi…

Tümünü faşizm başlığı altında nitelendirmek doğrudur. Samir Amin’in teşhisi de bu nedenle geçerlidir.

korkut-boratav-birgun-pazar-in-sorularini-yanitladi-muhalefet-farkli-yataklardan-gelip-bir-caglayana-donusmeli-537294-1.► Bu genel tartışmalar bağlamında Türkiye’ye gelirsek, siz uzunca zamandır yazılarınızda sürecin siyasal İslamcı faşizme geçiş süreci olduğunu ve özellikle de 24 Haziran ile birlikte bu geçiş sürecinin tamamlandığını da ifade ettiniz. Bugün, Başkanlık yetkileriyle birlikte ilerleyen bu yeni sürecin ana eğilim ve karakterini nasıl ifade edersiniz?
“Alaturka” /İslamcı faşizme geçiş tamamlanmıştır; ama belli “özgürlük alanları” hâlâ var olduğu için pek çoğumuz bunun fakında değiliz. Bu alanların giderek daralmasına insanlar alışmakta; farkında olmadan uyum sağlamaktadır.
İşin tuhafı, galiba iktidar da sürecin tamamlandığına bir türlü inanmamaktadır. Yerel seçimlere bu kadar önem vermesi başka nasıl açıklanabilir? ANAP’ın (Özal’ın) 1989’da uğradığı boyutta bir yerel seçim yenilgisi (YSK’ye rağmen) gerçekleşse dahi, yeni rejimi sarsacak özellikler taşıyamaz. Böyle bir sonucun nasıl “düzeltileceği” Cumhurbaşkanı tarafından peşinen açıklanmıştı.

Ne var ki iktidarın tedirginliği özgüven eksikliğini gösteriyor. Yeni rejim kamu yönetimini kurumsallaştıramıyor. Türkiye’nin yapısında, gelişkinlik düzeyinde bir kapitalist ekonomi bugünkü gibi emir-komuta zincirleri içinde yönetilemez. Yönetim zafiyeti iktidarı tedirgin kılıyor; yerel seçimlerden bu nedenle ürküyor.

► Foster’e dönersek, mücadeleye ilişkin olarak ‘sistem, bir meydanda bir araya gelin bireylerin toplamıyla ya da sandığa gidip oy vermekle maddi olarak yenilemez. Daha gelişmiş bir sol siyasi organizasyon/strateji olmalı’ yanıtı veriyor. Sol, krizin ilk dönemindeki isyanlarla birlikte yükselme imkânının ilk evresini kaçırdı. Şimdi, farklı coğrafyalarda sol bir haftalarda Sanders ve Varoufakis’in ‘enternasyonal’ çağrısı ile gündeme geldi. Bu arayışları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sol bir yükselişin politik eksenlerine ilişkin neler söylersiniz?
Samir Amin geçen yıl “İşçi Sınıfının ve Dünya Halklarının Enternasyonalini Yeniden Kurmak Zorundayız” başlığı altında benzer bir çağrı yayımlamıştı. Bu metin, 19’ncu ve 20’nci yüzyılların sistem karşıtı iki muhalefet hareketinin mirasçılarını yeniden ve birlikte anti-kapitalist mücadeleye davet etmektedir: Uluslararası işçi sınıfı hareketinin örgütleri olan ilk üç Enternasyonal’in ve Üçüncü Dünya’da anti-emperyalist mücadelelerini simgeleyen Bağlantısızlar (Bandung) hareketinin mirasçıları…

Dünya çapında anti-kapitalist mücadelenin cephelerini Immanuel Wallerstein de “Dünya Solu” ve “Dünya Sağı” altında ayrıştırıyor. Ona göre “Dünya Solu”, Amin’in kastettiği iki akımı, “20’nci yüzyılda iktidarlarla tanışmış olan eski sol” başlığı altında (geleneksel sosyal demokrasiyi de katarak) içeriyor. Buna, 1968 Devrimi olarak adlandırdığı dalganın bugünkü uzantıları olan yeni muhalif akımları da ekliyor. Bu iki akımı radikal sol olarak adlandırıyor. Bunlara çok-kültürlüğü, özgün halkları temsil eden tüm akımları da katıyor.

Wallerstein, Samir Amin’le birlikte küreselleşme ve neoliberalizm karşıtı Dünya Sosyal Forumu örgütlenmelerini düzenleyen çekirdekte yer almıştır. Burada ise anti-kapitalist akımların bir sınıflamasını yapmakla yetiniyor.
Sanders ve Varoufakis’in “Enternasyonal” çağrısı da bu çerçeve içinde yer almaktadır.

Ölüm sancıları çekerken insanlığı mahvetmekte olan kapitalizme ve emperyalizme karşı halk muhalefetinin farklı yataklardan gelerek tek ve güçlü bir çağlayanda buluşması hepimizin özlemidir. Bu “çağlayan” etkili olacaksa, Enternasyonal’ler döneminde işçi sınıfı hareketinin ortak belirleyicisi olan sosyalizmin tarihsel mirasını tüm dersleri ile içermelidir. Sanders ABD sosyalizminin Eugene Debs tarafından temsil edilen tarihsel mirasını açıkça benimsemiştir ve bu sayede Demokrat Parti’nin Başkanlık ön-seçimlerinde 13 milyonu aşkın oy toplamıştır. Değindiğim özellikleri taşımaktadır. Varoufakis için aynı tespit yapılamaz.

► Türkiye’de krizle birlikte işten atmalar ve karşısında işçi direnişlerinin yaygınlaştığını görüyoruz. Krizin bir adım sonrasında neler bekliyor emekçileri, krizin en yakıcı hissedileceği alanlar hangileri olacak?
Türkiye önce bir döviz krizi ile karşılaştı; finansal piyasalar çalkantıya sürüklendi; şimdi bunalımın reel ekonomiye (üretime, istihdama, ücretlere, reel gelirlere) yansıma aşamasındayız. İşçiler ve tüm emekçiler için zor günler başlamıştır; sürecektir.

Ancak, kriz nesnel bir olgu olmanın ötesinde bir algılamadır. İktidar yoğun ve sistematik bir “algı operasyonu” uygulamaktadır. Cumhurbaşkanı, siyaset gündemini kriz olgusunun dışına taşıyabildi. “Kriz” sözcüğü adeta yasaklandı. Dış komplolara karşı mücadele veren; aynı geminin yolcuları olan Türkiye imgesi pazarlandı.

Algılamaların iktidarca denetlendiği bir ortamda istatistikler, göstergeler çelişkilidir: Döviz ucuzlarken konkordatolar artar… Konut satışları artarken inşaat sektöründe işsizlik sıçrar… Kredi faizleri düşerken kredi kullanımı azalır…

Tüm TV kanalları güzel ekonomik haberler verirken işten çıkarılan emekçi kendisini suçlar; kör talihine küser. Kriz son bulduktan sonra, kişisel bunalımının enkazında debelenirken belleğine “dış komploya karşı cesaretle direnen ve sonunda ekonomiyi kurtaran iktidar” algılaması yerleşmiş olabilir.

Toplumsal bunalıma karşı emekçi sınıfların etkili bir savunma platformu, ancak, iktidarın oluşturmaya çalıştığı bu yanlış bilinç operasyonu etkisiz kılınırsa mümkün olabilir. İşçi direnişleri patlak verirken, basılı ve görsel medyada sol muhalefet marjinal konuma hapsedilmiştir.

Sol partiler, örgütler, sendikalar, meslek birlikleri var olan tüm özgürlük alanlarını, emekçi sınıfların saflarında, işyerlerinde, varoşlarda, köylerde Türkiye’nin bir krizden geçtiği algılamasını yerleştirmeye çalışmalıdır.

Ne tür bir algılama? Olası sloganlardan birkaç örnek: “Krizden geçiyoruz. Sorumlusu ülkeyi borca batıran iktidar ile finans kapital yani emperyalizmin ortaklığıdır; ayrıca bu borçları ucuza kullanan kapkaççı burjuvazidir. İstatistikler yalan söylüyor. İşsizlik artıyor. Diplomalı çocuklarımız işsiz geziyor. Borçlu şirketler kurtarılıyor; emekçiler icraya veriliyor; ücretler, fazla mesai, kıdem tazminatları ödenmiyor. Ücretlerimiz enflasyonu izlemiyor. İşveren kayıt dışı işçileri çalıştırıyor…”

Bu ve benzeri sloganlar gerçeği içerdiği için etkili olur; kriz koşullarında sınıfsal savunma mevzilerinin oluşmasına katkı yapar.