Korkuya karşı endişe
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

UĞUR KUTAY
[email protected]

Hindistan’da tapınaklar genellikle hayatla doludur -dinler tarihinin en korkunç tanrıçası Kali için inşa edilenleri bile! Ama ailesiyle Hindistan’da yaşayan batılı genç kadının feci bir trafik kazasında ölmüş oğluyla son bir kez konuşabilmek için gittiği tapınak yaşama dair hiçbir iz taşımıyor; kuşların bile cıvıldamadığı, gencecik olmasına rağmen kupkuru ağaçların gizlediği terk edilmiş bir dehşet mekanı…

Nisan 2016 filmlerinden The Other Side of the Door/Kapının Diğer Tarafı’nın ideolojik ve estetik yönlenişinin yapısal merkezi işte bu sahne. Film temelanlam düzeyinde oğlunun ölümünü kabullenemeyen bir annenin ölüler dünyasıyla iletişim kurma çabasını ve bunun sonucunda yaşanan doğaüstü olayları anlatıyor. İkincil anlam katmanını batılı kadının çektiği ıstıraba dayanamayan yerel hizmetçinin gösterdiği yasak Hindu inanışları belirliyor. Böylece, aslında Batı’nın Doğu’dan uyarlayarak devşirdiği ‘new age’ inanışlarının olumsuz etkileri bağlamında çok doğru şeyler söyleyebilecekken filmin bu katmanı ’medeniyetler çatışması’ söylemine saplanıp kalıyor.

Daha derin bir anlam katmanındaysa bir oğlan çocuğunun ödipus kompleksi sürecinin ölüm nedeniyle kesintiye uğrayışının, sonra da babadan oğula doğru yaşanması gereken kastrasyon (hadım edilme) kaygısının oğuldan babaya dönüşünün öyküsüyle karşılaşıyoruz -bunu yaparken ailenin küçük kızını kullandığı için Elektra kopleksini de aradan çıkarmış oluyor.

Bu anlam katmanlarının hepsini kuşatan temel kavram ise, filmin özellikle çocuklara yaptığı vurgudan dolayı bariz biçimde ‘gelecek korkusu’...

20. yüzyılın umut içeren zaman dilimlerinin sayısı epey azdır -kabaca üç onyıl diyebiliriz: Bilimsel ve teknolojik gelişmelerle dolu 1900-’10 arası; 1. Savaş bittikten sonra Avrupa’da ‘bahar ayinleri’ (Rites of Spring) olarak anılan müthiş kültürel sıçramanın damgasını vurduğu 1920-’30 arası; başta Vietnam Savaşı karşıtı öğrenci hareketleri olmak üzere tarihin gördüğü en geniş toplumsal hareketliliğin salladığı 1960-’70 arası. Bu dönemlerin dışında kalan yaklaşık 70 yıllık süre sıcak ve soğuk savaşlarla, işgallerle, askeri ve sivil darbelerle, hayat karartan ekonomik bunalımlarla geçti. 1980lerin politik atmosferi, Sovyetlerin yıkılışı, irrasyonel inanışların beslediği yeni binyıl korkuları derken 2000lere de çok umutlu giremedik. Sonuç? Sonuçlardan en azından biri: Yoğun bir gelecek kaygısı…

Gelecek kaygısının sinemasal yansımaları 70lerde özellikle yeni milenyum korkusuyla birleşen deccal/şeytani çocuk hikayeleriyle patlamıştı -The Exorcist (1973), Omen (1976)-; ‘80 ve ‘90larda yakın geleceğe vurgu yapan korkulu ergenlerle devam etti -A Nightmare on Elm Street serisi (1984,’85,’87,’88,’89), Scream serisi (1996,’97)-; 2000lerden bu yana derdini daha net ifade eden filmlerle zirveye çıkmış durumda -Ils (2006), The Children (2008), Plague Town (2008), Eden Lake (2008), Hellions (2015), Cooties (2015)-. Kapının Diğer Tarafı’nda ‘öteki korkusu’yla ‘gelecek korkusu’nu birleştirip yeni bir ucube yaratan yönetmen Johannes Roberts’ın bu konuya özel bir eğilimi olduğunu da hatırlatayım -deforme edilmiş çocuk seslerinin söylediği korkunç bir ‘laa la laa la laaa la’ melodisiyle süslenmiş ‘öğretmenlerini öldüren öğrenciler’ hikayesi F (2010)...

‘Gelecek korkusu’ ile örneğin ‘ülkenin geleceği hakkında endişe duymak’ aynı şey değil; ilki doğrudan muhafazakar ideolojileri kökünden sarsacak toplumsal değişim korkusuna, ikincisi ise reel politika nedeniyle geleceğin ilerlemeci bir mantıkla gelememesi -zaman ilerlerken toplumun ilerleyememesi- kaygısına gönderme yapıyor.

Muhafazakarların gelecekten bu kadar çok korkması hem iyi hem kötü. İyi çünkü dün ve bugün yaptıklarından dolayı yarından korkuyorlar; kötü çünkü ‘yarın olmasın, o gelecek gelmesin’ diye bugün ellerinden geleni yapıyorlar.

Bizim gelecek hakkında duyduğumuz endişelere gelince… Endişelerinizden dolayı çok dertlenmeyin, nedenlerini ortadan kaldırabilmek için onlara özellikle sahip çıkın ve yönlendirin. ‘Endişeli modern’ diye dalga geçenleri de boş verin! Paranoyaya, ‘akıl katili’ bir korkuya dönüşmediği müddetçe bizim birleştirici ve itici gücümüz olacak bir olgu bu.