Köşe Vuruşu’ndan BirGün’e
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

BirGün Pazar’da yer alan Mine Kırıkkanat röportajı sonrası çıkan tartışma malum. Kırıkkanat bir roman yazmış. Romanında bir önerme var. Haber değeri taşıdığı sürece her fikir konuşulmalı, herkese soru sorulabilmeli. Buraya kadar her şey normal. Nasıl yazarlar, roman karakterlerinin hepsinin görüşünden sorumlu değilse, hiçbir gazete de röportaj için seçtiği kişinin görüşlerine katılmakla veya katılmamakla suçlanamaz. Ancak röportajı sunarken dikkat edeceği editoryal bir süreç vardır. Editoryal çizgi, röportajdaki görüşe gazetenin mesafesini ya da mesafesizliğini ortaya koyar. Röportajcı gazeteyi temsilen soru sorduğuna göre, onun üslübu da aynı editoryal sürece dahildir. BirGün Pazar’daki söz konusu röportajda bu çizgi aşılmış. Röportaj adlı adınca sohbete dönmüş. Röportaj sohbete dönünce tepki yaratan ifade ortaya çıkmış. Gazetenin özür metnine de yansıdığı şekilde editoryal bir rehavet olduğu açık. Gazete buradaki hatasını kabul ettiğine göre, biz bu haftaki Köşe Vuruşu’nda hem buradan çıkarılacak derslere hem de bu gürültünün neden koptuğuna bir bakalım isterim:

Özür neden?

Sosyal medyada uzun süre “BirGün neden özür diledi?” sorusu dolaştı. Bunun bir nedeni, röportajın internette editoryal süreçten geçmiş halinin dolaşmasıydı. O yüzden insanlar anlam veremediler. Ancak matbu versiyondaki düzeltilmemiş halini okuyup yine de özre anlam veremeyenler de vardı. Ben BirGün’ün Yayın Kurulu’nda olmadığım için özür metnini hazırlayanlar adına da gazete adına da konuşamam. Bu gazetede 7 yıldır gazetecilik üzerine yazan biri olarak benim kişisel yorumum şu: Böyle bir durumda asıl özür, gazetenin röportajdaki görüşe, mesafesini ayarlayamamaktan ötürü dilenmeli. Konu ne olursa olsun. röportajı yapan muhabirinin söz konusu sorusunda, bence gazetecilik çerçevesini aşan bir vurgu var. Burada bir editoryal müdahale olacaksa, bu yüzden olmalıydı. Zaten sonradan yapılan editoryal müdahale de oraya yapılmış.

Kırıkkanat’la konuşmak neden?

Diğer yandan Mine Kırıkkanat ile bu romanı üzerine konuşmayı tercih ettiyseniz, onun görüşlerini sansürlemek, anlamını değiştirecek şekilde editlemek gibi bir tasarrufunuz asla olamaz. “Onunla da konuşmayıverin” gibi bir görüş de doğal olarak hiçbir gazeteye dayatılamaz. Gazetecinin işi sormak. Herkesle konuşabilirsiniz. Önemli olan neyi, nasıl sorduğunuz ve görüşe olan mesafe. Birilerine cevap hakkı doğuyorsa, onlara da sormak gazetecinin işi. “Onu bu konuda konuşturamazsınız” şeklinde bir görüş dayatıyorsanız, siz gazeteden başka bir şey istiyorsunuz demektir. Ülkemizde köşe yazısı okuyanların önemli bir kısmının, aslında kendi görüşlerini onaylatma amaçlı okuduğunu düşünürsek çok da şaşırmamalı.

Tartışma neden?

Bir defa bu “tartışma”ya katılanların tümünü “kötü niyetle”, “BirGün’e karşı olmakla” vs ile suçlayamayız. Gazete nasıl bir denetleme işlevi üstleniyorsa, okur da gazeteyi denetleme, eleştirme hakkına sahip. Hele ki BirGün gibi bağımsız, sadece okuruna karşı sorumlu olan bir gazeteden söz ediyorsak. Konuya bu çerçeveden yaklaşanlar için BirGün’ün özrü anlamlı diye düşünüyorum. BirGün’e “bu röportajı niye yayınladınız, niye yaptınız?” diye sorarak konuyu BirGün konusu haline getirenler var ki, onlar için söylenecek çok şey yok. Geçmişte BirGün’ün her editoryal müdahalesini “sansür” olarak niteleyenler de benzer çevrelerdi. O zamanlar da gazetelerin yazı ve haberler üzerinde editoryal tasarrufu olması gerektiğini açıklamaya çalışırdık.

Konunun gazetecilik açısından kapsamı bu. Sosyal medyadaki hashtagcilik ve en iyisi gazetenin üzerinde biraz tepinelim yaklaşımları daha çok sosyal psikolojinin alanı. Demek bu ülke insanların sinirini fazla bozuyor diye düşünüyorum ki her şeye verilen tepki normalinin çok üstünde oluyor. Bir enerji birikmiş belli. Keşke birlik olup bu biriken enerjiyi, asıl bize bugünleri yaşatanlara kanalize edebilsek. Umarım bir gün olacak. BirGün mutlaka.