Köşe yazarlarını niçin okuyorsunuz?

Kimilerimiz “Onlar ortak biz pazar” sloganıyla Fukuyama’nın ‘Tarihin sonu’ iddialarını bertaraf ettiğini düşünmekle meşgulken, atı alan Üsküdar’ı geçti; üstelik de tüp geçidi kullanarak.
Oysa küreselleşmeye, reddedeni reddederek karşı durulamayacağının, dahası bu stratejinin küreselleşmenin kaymağını yiyenlerin tam da istediği şey olduğunun pek çok kişi farkında.
Yola uluslararası küreselleşme karşıtı hareket olarak çıkıp, adlarını alternatif küreselleşme yandaşları olarak değiştirme basireti gösteren radikaller, ikinci gruptakilerin en karakteristik örneği.
Peki, başlarına saksı mı düştü de söylem değiştirdi onca solcu? Onlar da mı George Soros’un ya da Fethullah Gülen’in sirenleriyle mest olup ruhlarını teslim ettiler?
Biliyorum, bu kolay ve ‘öz Türkçe’ yanıt, komplo teorilerinin tembelleştirdiği bazı beyinlere cuk oturuyor ama üzülerek bildiririm ki, gerçek neden çok daha basit ve yakıcı.
Onlar bireysel statü ya da cemaatlerinin bekasından ziyade, kompleksleriyle yüzleşip devrim için çalışmaya, devrimci olmaya karar verdiler. Ve bu özgürlük ve bu gerçeklik, gerçekten de zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmadığını, bu zincirleri ismi olan ama cismi olamayan umacıların değil kendilerinin kendilerine taktıklarını fark etmelerini ve nihayet hareket özgürlüğünün muktedirliğin anahtarı olduğunu kavramalarını sağladı.
Anbean değişen dünyayı, hareket etmemesi için dört bir yandan takozlarla destekledikleri tornetlerinin üzerinden okumaya çalışanları, yaşamı anlamak ve dönüştürmek için sabitleşip nafile bekleyenleri, beklerken de boş durmamak kabilinden maval okuyanları kimseciklerin ‘okumadığını’ da istatistikler meydan okurcasına, dalga geçercesine suratımıza okuyor işte!
Yerinde duramayanlardan biri olan Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman da küresellerin yerellikleri toplama kampına çevirme emellerinin altını kalınca çiziyor. Bauman’a göre küreselleşmenin ikiz kardeşi yerelleşme de aynı amaca hizmet ediyor: Parçalanma ve yabancılaşma.
Pek çok yerde olduğu gibi, burada da sol Bauman’ın tezini doğrulamak için adeta çırpınıyor. Bir türlü enternasyonalistleşemiyor, hatta hatta kendi ülkelerinin sınırları içinde bile kıldan tüyden mevzularla bölünüyor, sekterleşiyor, içine kapanıyor. Küreselleşmenin zararlı etkileriyle mücadele edeceğim derken kendi hapishanesinin duvarlarını inşa ediyor. Milliyetçileşiyor, ittifak kuracağı sınıfları düşman ilan ediyor, makul ötekilerini ötekileştirilenlerin içinden resmi söylemin kriterlerine göre seçiyor.
Solun geniş bir kesimin, türbanlı öğrencilerin satın aldıkları halde öğrenim hizmetinden mahrum edilmeleri karşısındaki ikircikli tutumu bunun kanıtı. AKP’ye oy vermiş milyonlarca insanı muhatap kabul etmemeleri bunun göstergesi. Yozgat’ın bozkırında bıyıklarını hilal şeklinde sallandırmış yoksul köylüyü faşist ilan etmeleri de, polisi, bekçiyi hakkı aranacak memur saymamaları da… Buna karşın sırf başı açık, Kemalist ya da ‘aydınlanmacı’ diye halkını güvenilmez ‘bidon kafalılar’ olarak nitelendiren elitleri yeğ tutmaları da hatalarının üzerine tüy dikiyor adeta.
O halde bu neyin çabası? Bizler ne için yazıyoruz daha da önemlisi sizler bizleri niçin okuyorsunuz?
Mastürbasyon mu yapıyoruz?
‘Sınıf kininizin’ palazlanmaya mı ihtiyacı var?
Sizi mi örgütleyeceğiz?
Örneğin geçtiğimiz hafta polis memurlarının aşırı güç kullanımıyla ilgili onlarca örneğe şahit olduk. Oturup sizlere ceberut devletin fena polisinin gaddarlığını ve satılmış-işbirlikçi basının polisseverliğini mi tefrika etmemi isterdiniz? Bir de işi getirip AKP’ye bağlasam tadından ‘yinmezdi’ değil mi? Eminim bunu yapsaydım kimse ne bu köşeyi okuyacak ne de tepki gösterecekti. Peki, söyler misiniz bu işin kime faydası olacaktı?
Hiç olmazsa ‘halk bilinçlenirdi’ mi diyorsunuz?
Kusura bakmayın ama yukarıda tanımlamaya çalıştığım malumun arzuhalcilerinin gazetelerini, işi basını el mecbur denetlemek olan resmi yetkililer, siyasilerin danışmanları, basın camiası ve cemaatinin dışında kimsecikler satın almıyor işte.
Ve bildiğiniz üzere henüz yaşanmamış o güzel günler halka rağmen gelmiyor; buna yeltenmeyi de devrimcilik olarak adlandırmak en basitinden haksızlık oluyor. Bildiğiniz üzere tarih bu tarz devrimcileri de ‘gardiyan’ olarak adlandırıyor.
Hamur bu! Ne yapacaksanız onunla yapacaksınız. Bu yüzden bir arada yaşayacağınız insanları muhatap almak, ‘onlar’ için de yazmak zorundasınız.
Ha, bir kısım solun gazetesi olsak, dalgamıza bakıyoruz desek kimsenin söyleyecek sözü olmaz elbette ama Halkın gazete olmak zor iş değil mi?
***
MEDYAZADE
Yeni komşum Enver Ayseven de doğal olarak solcu ama ben birçok yazısında dillendirdiği görüşlere sonuna kadar katılıyorum.
Örneğin ‘Cem Yılmaz, Çeneni Kapa’ isimli yazısını defalarca okudum. Bilmeyenler için bir kere daha anlatayım. Bilirsiniz Cem Yılmaz’ın Teşvikiye Camii’ndeki ‘meşhur cenazeleriyle’ ilgili bir skeci vardır. Koca koca gözlükler eşliğinde düzenlenen bu törenleri tiye alır.
İşte geçtiğimiz günlerde bir TV programında bu skeci gösterildi. Yılmaz’da skeçte işlediği konu hakkındaki görüşlerini açıkladı.
Ayseven de geçtiğimiz haftaki yazısında, Yılmaz’ın bu yorumlarında Türkan Saylan’ın cenazesine katılanları eleştirdiğini iddia edip ünlü şovmene “Kapa çeneni” dedi.
“Medyazade ne cenazeye gittin ne de Saylan’ı severdin” demeyin. Beni ilgilendiren Ayseven’in ilişki kurmak konusundaki kabiliyeti. Zira bildiğiniz üzere Yılmaz yukarıda anlattığım oyunu yıllar önce canlandırmıştı. Dolayısıyla sözleri yeni değil, hatta inanmazsınız ‘politik’ bilem değil.
Ayseven’in yazısını esaslı eleştirinin nasıl yapılacağına dair örnek olsun diye, bizim çocuklara da gönderdim.
…Diyor ki:
“Vakit’i başka gazetelerle karıştırmayın” Hasan Karakaya/ Vakit.
Aşk olsun, bu mümkün mü canım?

BİZİ TAKİP EDİN

360,158BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,088,365TakipçiTakip Et
7,986AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL