Köşeyazısı…
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT

Sözlükler, “köşeyazısı”nı şöyle tanımlıyor: “Gazete ya da dergilerde gündelik konuları bir görüş ve düşünceye bağlayarak yorumlayan ciddi ya da eğlendirici yazı türü, fıkra.” (TDK’nin yazım kılavuzunda ayrı yazılan bu sözcük, Dil Derneği’nin kılavuzunda bitişik yazılıyor. Ben de bu yazım biçimini benimsiyorum.)

Gazete yazılarına eskiden “fıkra” denirdi. O yıllarda Ref’i Cevad Ulunay, Burhan Felek, Vâ-Nu (Vâlâ Nurettin), Falih Rıfkı Atay, Sabri Esad Siyavuşgil, Cihad Baban, Peyami Safa, Ahmet Kabaklı, Kadircan Kaflı gibi farklı meşreplerden fıkra yazarlarımız vardı. Çizgileri, duruşları ayrıydı ama hepsi de “üslup sahibi” usta kalemlerdi. Siyasal içerikli yazılarında bile sıkıcı olmamaya özen gösterir; eğlendirici bir dil kullanırlardı. Özellikle Ulunay, Burhan Felek ve Hasan Pulur, yazılarını çeşitli deyişlerle, dizelerle, fıkralarla süslediklerinden, “fıkra” tanımlaması onlar için biçilmiş kaftandı adeta!

“Kısa fıkra” türünün en büyük ustaları ise Doğan Nadi ile Şinasi NahitBerker’di. Sonraları Çetin Altan da Akşam ve Milliyet gazetelerindeki “Taş” ve “Şeytanın Gör Dediği” köşeleriyle bu geleneği başarıyla sürdürdü…

Sonraki yıllarda “fıkra” unutuldu; “köşeyazısı” diye yeni bir tür oluştu. Yazar yelpazesi de hayli genişledi. Her meslekten insan, gazetelerde kalem oynatmaya başladı. Gazete yazıları yavanlaştı, sıradanlaştı. Oysa eskiden günlük yazı yazmanın, “söz sanatı”ndan beslenen bir yanı vardı. “Fıkra yazarları” genellikle “edebiyat kökenli” kişilerdi. O yüzden, her biri yazılarında “kalem ustalığı” sergilemeye çalışır; okuyanlar da bundan yazınsal bir tat alırlardı…

* * *

Günümüzün “köşeyazarları” ise daha çok muhabirlikten “sınıf atlayarak” geliyorlar. Habercilikte deneyim kazananlar, işlerinde biraz sivrilip ünlenince “köşeyazarlığı”na yükseliyorlar. Bu yoldan köşeyazarı olanlar, “gazeteci-yazar” sınıfına giriyor. Selahattin Duman, “köşeci” diye söz ediyor onlardan. Metin Celal, “köşemen” diyor. Hakkı Devrim ise “köşe kadısı” derdi…

Burunları iyi koku aldığı ve iktidar sahipleriyle içli-dışlı oldukları için, büyük medya patronları, daha çok böyle gazetecilerle çalışmayı yeğliyor. Bir bakıma, tecimsel işlerinin güvencesi sayıyorlar bu eyyamcıları…

* * *

İrili ufaklı gazete ve dergilerde binlerce köşeyazarımız var. Ülkemize özgü bir gelenek bu! Dünyada pek örneği bulunmuyor. Metin Münir, Türkiye’yi “köşeyazarı cenneti” olarak nitelemekte haksız mı?

Anaakım medyada köşeyazarlığına yükselen gazetecilerin toplum katındaki etkinlikleri belirgin biçimde artıyor. Üstelik muhabirlikte kazandıklarıyla karşılaştırılamayacak bir üne ve ekonomik güce erişiyorlar. Alanda gece gündüz koşturup ter döken muhabirler taban ücretle çalışırken, on binlerce dolar maaş alan köşeyazarlarının varlığından söz ediliyor!

Muhabirlikten gelip “köşeci” olan gazetecilerin çoğu, özgün içerik oluşturmak yerine, “haberciliği” köşe yazılarına taşıyorlar. Yani eskiden gazetelerin haber sayfalarında yaptıkları işi, “köşeyazısı” formatında sürdürüyorlar.

Bu köşe yazıcılığında gitgide acayip bir “biçim / biçem” de oluştu: Her tümce, hatta bazen her sözcük, ayrı paragraf olarak yazılıyor. Satırların alt alta dizilişi, yapısal açıdan “koşuk düzeni”ne benziyor. Bazen satır kırma işinde daha da ileri gidiliyor; örneğin tümceler tamamlanmadan üç noktayla bölünerek alt satıra geçiliyor. Bu zorlama düzen, bazen anlam kaymalarına yol açıyor. Tümcelerin birbiriyle bağlantısı kopuyor, sözler havada kalıyor...

Gazeteci-yazarların en büyük sorunu “dil”dir”. Yazından beslenmedikleri için Türkçeyi, yazım kurallarını bilmiyor; hatta noktalama imlerini bile yerli yerinde kullanamıyorlar.

Akademisyen köşeyazarlarına ise nedense pek ısınamadım. İçlerinde yetenekli kalemler olsa da, genellikle kuru ve didaktik buluyorum yazılarını. Çekirdekten yetişme yazarların yalınlığı, sıcaklığı, anlatım ustalığı ve okurla iletişim kurma becerisi yok onlarda. Öğretim üyesi kökenli yazarlar, her konuda yorum yapmak yerine, kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili yazsalar daha yararlı olur diye düşünüyorum.

Külyutmaz okur, yazıya emek verenle, “laf olsun, sütun dolsun” türünden üstünkörü yazanları hemen anlar!

Sözü bağlarken, her birini ustam saydığım eski fıkra yazarlarına buradan bir selam göndermek isterim. Bugün aramızda olmasalar da, bizlere kattıklarıyla hâlâ gönüllerde yaşıyorlar. Hepsine teşekkür borcumuz var. Onların yazı dünyasındaki etkisini ve dilimizde bıraktıkları tadı unutmak kolay mı?