Kötünün sıradanlığı
TARIK ŞENGÜL TARIK ŞENGÜL
Kötülükle yüzleşmek kolay değildir. Hele kötülük çok ortaklı bir işse hiç kolay değildir

Kötülükle yüzleşmek kolay değildir. Hele kötülük çok ortaklı bir işse hiç kolay değildir. O nedenle hesaplaşma vakti geldiğinde, kötülüğün sorumluluğu genellikle birkaç öne çıkmış ismin üstüne yıkılır ve diğerleri olay yerinden hızla savuşur ve hatta yargıç haline gelirler.

Tarihin en büyük kötülüklerinden biri kuşkusuz Nazilerin Yahudilere yönelik soykırımıdır. Bu konudaki en esaslı yüzleşme denemesini kendisi de bir Yahudi olan ve ABD’ye göç etmek zorunda kalan felsefeci Hannah Arendt yapar.

Doğu Avrupa’da binlerce Yahudinin gaz odalarına gönderilmesinde rol oynayan Nazi subayı Adolf Eichmann gizlice yerleştiği Arjantin’den, 1950’lerin sonunda MOSSAD tarafından kaçırılıp, yargılanmak üzere Kudüs’e getirilir. Kendisi Nazi teröründen kaçıp Amerika’ya sığınan felsefeci Hannah Arendt New Yorker tarafından Kudüse mahkeme sürecini izlemek üzere gönderilir. Daha sonra yayınlanan ve büyük ölçüde Arendt’in mahkeme sürecinde yaptığı gözlemlere dayanan “Eichmann Kudüs’te” kitabı tartışma yaratan değerlendirmeler içermektedir.

Arendt’i de şaşırtan bir biçimde, attığı imzalarla çok sayıda insanın ölüme gönderilmesinde payı olan Eichmann, mahkeme salonunda hiç de beklendiği gibi bir canavar resmi çizmez; son derece sıradan, herhangi biri(miz)dir. Tam da bu görünüme Arendt kötülüğün sıradanlığı ismini verir. Arendt çalışmasını yayınladığında özellikle soykırıma uğrayan kesimler tarafından Eichmann’ın kişiliğinde kötülüğü sıradanlaştırdığı ve böylece de masumlaştırdığı için yoğun biçimde eleştiriye uğrar.

Oysa Ardendt’in yapmak istediği bu değildir. Gerçek kaygısını anlayabilmek diğer gözlemlerine bakmayı gerektirir. Binlerce insanı ölümünde sorumluluğu bulunan Eichmann yaptığı işi son derece bürokratik bir göreve dönüştürmüş ve yol açtığı sonuçlara büyük ölçüde yabancılaşmıştır. Bu sürecin belli bir işbölümü içinde gerçekleştirilişi Eichmann’ın bu süreci sıradanlaştırmasını da kolaylaştırmıştır. Arendt, tam da bu noktada Eichmann’ı temize çıkarmaktan çok kötülüğün bireylerin tek başlarına yarattığı bir sonuçtan çok, bir dizi zincirleme eylemin sonucu oluştuğudur. Kuşkusuz bireyler, oynadıkları rollerle orantılı olarak ortaya çıkan durumdan sorumludur. Ancak kötülük süreç içinde yapısal öğelerle aktörlerin birbiri ile eklemlendiği bir makina tarafından üretilir. Bu çıktısı kötülük olan bir üretim sistemidir.

Arendt’in çalışması Yahudi seçkinlerini yerinden zıplatan bazı başka değerlendirmeler de içermektedir. Arendt, Doğu Avrupa’da Yahudi cemaatlerinin yok edilişinde bu bölgelerdeki Yahudi cemaat liderlerini de sorumluluğu bulunduğunu vurgular. Kısaca, onlar da bu kötülük makinasının parçası haline gelmişler; birçok yerde o bölgede yaşayan Yahudilerin listesi bu kesimler tarafından Nazilere teslim edilmiş, nakliye süreçlerinde kolaylaştırıcılık yapılmış, dahası herhangi bir biçimde yapılanlara direnmemişlerdir. Arendt, değerlendirmesinin sonunda “eğer bu Yahudi örgütleri olmasa muhtemelen daha az Yahudi yaşamını kaybederdi” diyecek kadar ileri gider.

Kendisi Nazi terörünün kurbanı olmuş Arendt’in bakışı Nazi liderliğinin sorumluluğunu hafifletmeyi hedeflemez. Ancak yaşanan bu büyük kötülüğün sorumluluğunun tek başına Nazi liderliğine yıkılmasına da karşı çıkar. Arendt, kötülüğün inşa ve uygulamasında toplumun en sıradan kesimlerine kadar sirayet eden bir sorumluluğa işaret eder. Bu acımasız eleştiriden kurbanın temsilciliğini yapma konumunda olanlar dahi kaçamaz.

Çalışmanın yayınlanmasından sonra Yahudi cemaatlerinin Arendt’e tepki duyduklarını ve dışladıklarını anlıyoruz. Geriye dönüp baktığımızda, kötülüğün bu tür bir analizini eğer Yahudilerin kendisi ciddiye almış olsaydı, bugün İsrail’in bölgede bir kötülük makinesi haline dönüşmesi engellenebilir miydi sorusu insanın aklına geliyor.

Ancak benim asıl sorum bu topraklara ilişkin; yaşamakta olduğumuz kötülükle, Arentd’in anladığı anlamda bir yüzleşmeye ihtiyacımız ve cesaretimiz var mı? Yarın değil, bugün!