Köy Enstitüleri’nden bugüne “Cumhuriyetin Uzun İntiharı”
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

Malum vakıf vesilesiyle eskisine nazaran çok daha popüler bir şekilde tartışılan Köy Enstitüleri, Cumhuriyetin aydınlanmacılığını da, o aydınlanmanın sınırlarını da göstermesi bakımından muazzam bir örnektir.

Yeni rejimin, yüzde doksanına yakını köylerde yaşayan Türkiye toplumunu Cumhuriyet idealleri doğrultusunda dönüştürmek ve kendi “makbul vatandaş”ını yaratmak için uygulamaya koyduğu proje, zamanla rejimin kendisi için bile tasavvur edilemez bir noktaya gelmiştir. Çünkü her pratik faaliyet gibi, Köy Enstitüleri projesi de, hayata geçirildiğinde, yapılan hesabı kitabı aşmış ve bir süre sonra “sorun”a dönüşmeye başlamıştır.

Köy Enstitüleri, adı üzerinde köye, köylüye yönelik bir “dönüştürme” projesidir ve projenin felsefi arka planında, zamanın ruhuna da uygun bir şekilde, aydınlanmaya, akla, bilime ve kolektivizme duyulan inanç yatmaktadır. Bu inancın binlerce yıldır hiç değişmeyen feodal-dinsel Anadolu toplumunda radikal kırılmalar yaratması kaçınılmazdır ki, sahiden de öyle olmuştur. Bozkırda asırlardır devam eden ağa-din adamı iktidarı, Enstitülere baktığında, kendisine yönelik tehdidi görmüş ve daha baştan bu girişimi baltalamak için elinden geleni yapmıştır.

Düşünen, okuyan ve sorgulayan bir kuşağın şekillenmeye başlamasına karşı yürütülen gerici savaşta esas silah, her zaman olduğu gibi anti-komünizmdir elbette. Enstitülerde devlet-millet düşmanı ve elbette ki dinsiz komünistlerin yetiştirildiği, dahası bu okulların kızlı-erkekli eğitim aracılığıyla köylünün ahlakını bozduğu, okulların içki ve fuhuş yuvası haline getirildiği, milletin namusuna kast ettiği, en çok kullanılan argümanlar olmuş ve işe yaramıştır

İşe yaramıştır, çünkü 2. Dünya Savaşı bitip Soğuk Savaş başladığında, Cumhuriyet de aydınlanmacılığının sınırlarına gelecek, çünkü Türkiye yönetici sınıfı, iç ve dış politikasının merkezine anti-komünizmi koyacak, çünkü dindar ve milliyetçi nesiller yetiştirilmesi komünizmin panzehri olarak görülecektir.

Necip Fazıl’ın yıllar sonra Köy Enstitüleri tartışması yeniden açıldığında yazdığı şu satırlar Türkiye gericiliğinin Enstitülere bakışını göstermesi açısından müthiş bir örnektir:

“Köy Enstitüleri, Anadolu çocuğunun ruh topografyasını silerek, dümdüz ederek, üzerinden silindir gibi geçerek boşalan yere, ALLAHSIZLIK, MİLLİYETSİZLİK, MADDECİLİK VE KOMÜNİZMA çatısının kurulması için girişilen hesaplı ve tesviyeli bir arsa teşebbüsüdür; Anadolu çocuğunun ruh mezbahasıdır; ve dış ifadesiyle değil, iç gayesiyle, Türk’e ait bütün kıymetler bakımından en ağır küfür merkezidir.”

Benim “Cumhuriyetin uzun intiharı” olarak adlandırdığım ve Necip Fazıl’lara kapıları açan sürecin Soğuk Savaş’la birlikte başlaması tesadüf değildir ve Enstitülerin kapatılması da, 1947-48 yıllarından itibaren başlayan bu sürecin içerisine yerleştirildiğinde anlam kazanmaktadır.

Tam da bu nedenle, Türkiye’nin IMF, DB ve NATO’ya üyelik başvurusu yapmasıyla, ekonomide devletçi/kalkınmacı politikalardan vazgeçilmesini birlikte okumak gerekmektedir; emperyalizmle daha derin bir entegrasyon, yeniden sömürgeleşmeye kapıları açmak demektir çünkü. Ama aynı şekilde, Kuran kurslarının ve imam-hatip okullarının yeniden açılmasının, din eğitiminin yoğun bir şekilde tartışılır hale gelmesinin ve Köy Enstitüleri’nin gözden düşmesinin de aynı sürecin içerisine yerleştirmesi gerekmektedir. Emperyalizme entegrasyon, piyasacı politikalar ve dinselleşme üçlüsü yakın Türkiye tarihinin sacayağını oluşturmaktadır çünkü ve birini diğerinden ayırarak incelemek de anlamaya çalışmak da hiçbir şekilde mümkün değildir.

Peki bu uzun intiharda gelinen nokta nedir? Gelinen noktayı hepimiz biliyoruz. Anti-komünizm ve sol düşmanlığı adına dinselleşmeye açılan kapılardan giren Türkiye İslamcılığının toplumun kılcal damarlarına kadar ulaşan iktidarı değil mi?

Gelinen nokta, çocukların sadece bedenlerine değil zihinlerine de tecavüz eden vakıfların ülkeyi bir örümcek ağı gibi sarması, tarikat ve cemaatlere ait ev ve okulların yoksul halk çocuklarını alıp birer “zombi”ye, birer yaşayan ölüye dönüştürmesidir. Ve bugün gelinen nokta, Cumhuriyet’in 23 Nisan gibi ritüellerinin fiilen ortadan kaldırılarak yerine Kutlu Doğum adı altında, yeni rejimin fıtratına uygun ritüellerin icadına girişildiği, “milli” günlerin, “dini” günlerle ikame edildiği fiili bir şeriat yönetimidir.

Tablo karanlık görünebilir ama bu karanlığın en azından “aydınlanma nedir, laiklik nedir, laik eğitim neden önemlidir, gericilikle neden mücadele edilmelidir” sorularının daha yüksek sesle sorulmasına alan açtığı, bu soruları çoğalttığı görülmektedir ki, bu iyidir, tereddüt etmeksizin buraya bakmak, buraya yoğunlaşmak gerekmektedir.