Kriz esas emekçiyi vuruyor
Aziz Konukman Aziz Konukman
Bakmayın siz Başbakan’ın ‘kriz bize teğet geçecek’ laflarına (Başbakan bir ölçüde de haklı olabilir. Kriz gerçekten de Başbakan ve çevresine teğet geçiyor) kriz ülkeyi....

Bakmayın siz Başbakan’ın ‘kriz bize teğet geçecek’ laflarına (Başbakan bir ölçüde de haklı olabilir. Kriz gerçekten de Başbakan ve çevresine teğet geçiyor) kriz ülkeyi, özellikle de emeklileri çoktan vurdu ve vurmaya da devam ediyor.

Başta tekstil ve otomotiv olmak üzere birçok sektörde emekçiler ya işten çıkarılıyor veya ücretsiz izne ayrılmaya zorlanıyor ya da işsizlik tehdidiyle düşük ücretle çalışmaya razı ediliyor. Söz konusu sektörlerde krize karşı alınabilecek çok sayıda önlem olmasına rağmen, nedense akla ilk gelen önlemler bunlar oluyor. Bu yollara başvurularak, adeta ‘kriz fırsatçılığı’ yapılmaya çalışılıyor.

Aynı çevreler, bu önlemler yetmiyormuş gibi bir de kıdem tazminatı yükümlülüklerinden kurtulmak için işsizlik sigortası fonuna (İSF) göz dikmiş bulunuyor. Anlaşılan, yasal zemine kavuşturulmuş istihdam paketiyle elde ettikleri olanakları daha da genişletmek istiyorlar. Bilindiği üzere, bu paketle İSF’nin amaç dışında kullanımının yolu açılmış ve sermayenin kullanımına yönelik yeni olanaklar sağlanmıştı (ayrıntısı için söz konusu paketle ilgili değerlendirme yazımıza bakılabilir).

Ayrıca, aynı çevrelerce kıdem tazminatlarının bir fon oluşturularak bu fona devredilmesi öneriliyor. Gerçi öneri yeni değil, ama kriz bahane edilerek pazarlanmaya çalışılıyor. Bunun emekçiler tarafından kabul edilebileceğini düşünmek safdillik olur; çünkü Tasarruf Teşvik Fonu, KEY gibi uygulamalarla emekçilerin alın teri olan paralarının nasıl çarçur edildiği henüz hafızalardan silinmiş değil.

Aslında ‘kriz fırsatçılığı’ çabaları bilinmedik şeyler değil. Hafızalarımızı bir yoklamak yeterli. Nisan 1994, Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinde bu tür ve benzeri önlemlerle krizin faturası emekçilere ödettirilmiştir. Bu sadece bize özgü bir durum değil. Benzeri uygulamalar kriz yaşayan diğer ülkelerde de uygulanmış ve uygulanmaya devam ediyor. Nitekim son krizde ABD’de başlayan ve manşetlere taşınan Wall Street-Main Street tartışmasının (New York Borsası’nın bulunduğu caddedeki şişman büyük şirket yöneticileriyle sokaktaki adamın-emekçinin kavgası) devlet tarafından açılan yardım paketleriyle ilki büyük sermaye çevreleri lehine sonuçlanması ve krizin faturasının ikinciye çıkarılması bu açıdan tesadüf olmasa gerek.

İşte, tüm bunları sergileyebilmek, krizin ülke çalışma hayatı ile emekçileri üzerindeki olası etkilerini, gelişmelerini daha ayrıntılı izleyebilmek ve değerlendirebilmek için acilen bir kriz masası oluşturmak gerekiyor. Doğaldır ki, sadece izlemek ve değerlendirmek yeterli değildir. Ayrıca emek inisiyatifinde oluşturulmuş bir ‘kriz programı’ da hazırlamak durumundadır.

Gerçi emek cephesinde hiç de bir şey yapılmıyor değil; geç ve yavaş da olsa bir hareketlenme başlamış durumda. Bu açıdan, gerek DİSK, KESK, TMMOB, TTB, Çiftçi-Sen’in ortaklaşa çabalarını ve Türk-İş Başkanlar Kurulu’nun girişimlerini, gerekse sevgili dostum Atilla Özsever’in Cumhuriyet’teki son yazısında bizi bilgilendirdiği Topkapı Yerel Platformu’nun (tekstil ve cam işçilerinin başını çektiği bu platform, işyeri temsilcileri tarafından oluşturulmuş. Bu platform bölgedeki tüm emek örgütlerini, muhtarları, esnafları ve örgütsüz işçileri de içine katmayı amaçlıyor) katkılarını önemsiyoruz.

Umarız, geçmişte olduğu gibi Emek Platformu’nun hazırladığı ‘Alternatif Program’ türü bir program emekten yana bilim insanlarının da katkısıyla en kısa sürede hazırlanır ve kamuoyunun bilgisine sunulur. Aksi durumda, ne yazık ki geçmişte olduğu gibi yine IMF programıyla yola devam etmek zorunda kalacağız.