Kriz günlerinde... üretim-yatırım-tasarruf
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Herkes topu emekçilere atıyor ama top işverenin ayağında. TOBB, MÜSİAD, TÜSİAD üyesi işverenler işçilerine yüklü zam....

Herkes topu emekçilere atıyor ama top işverenin ayağında. TOBB, MÜSİAD, TÜSİAD üyesi işverenler işçilerine yüklü zam yaparsa, ortak akıl harekete geçer. Zamlara karşın, işçiler tüketmezse Türk-İş, Hak-İş  kendi üyelerine “niye tüketmiyorsun?” diye hesap sorabilecektir
Olayı biliyorsunuz, TOBB’un başını çektiği Hak-İş, Türk-İş, TESK, TİSK, Kamu-Sen, TİM, TÜSİAD, MÜSİAD gibi dokuz emek ve sermaye örgütünün oluşturduğu, kendine “Üreten Türkiye Platformu” adını veren zemin, “Kriz varsa çare de var” sloganıyla ortaya çıktı. Çözüme yönelik çağrısını da patlattı: “Eve kapanma pazara çık.” Buradan eve kapandığı için pazara çıkmayan birtakım insanlar bulunduğu ve bunların krizin ülkemizi teğet geçmesini engellediği sonucunu çıkarmak mümkün.
İşi gücü olanlar evde oturmayacağına göre, herhalde krizden beri sayıları 1 milyona 125 bin artan ve 3 milyon 800 bine ulaşan işsizleri kastediyorlar. Doğru ya, madem işsiz kaldınız, bari bir “işe yarayın”, alışveriş yaparak ekonominin çarklarını harekete geçirin, böylelikle üretim canlansın, belki yarın istihdam genişler, size de yeni ekmek kapıları açılır.
Burada sadece nakit eksikliğinden kaynaklanan küçük bir pürüz ortaya çıkabilir. Onun da çözüm anahtarı, Amerikan Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke’de. Bernanke’ye, “helikopter Ben” sıfatı kazandıran, ülkesinde henüz uygulama fırsatı bulamadığı öneri, helikopterlerin harcama çeklerini serpmesi, çeki havada kapanın soluğu markette almasıydı. Hele bir de serpme işlemi mesai saatine rastlatılırsa, uygulamanın sosyal boyutu daha da güçlenir, sadece işsizler ve emekliler ortalıklarda bulunacakları için, çekler onlara isabet eder. Helikopterler lüks mağazalar oralarda diye Bağdat Caddesi, Nişantaşı, Ankara Gaziosmanpaşa gibi semtlere rağbet etmemeli, Sultanbeyli, Gülsuyu gibi yoksul semtlerde alçak uçuşa geçmeli, buralarda temizleme işlemine bir an önce başlanmasını teşvik için mayınlı arazilere iltimas yapmalıdır.

ORTAK AKLA AKIL: EKSİK ÜRETİM!
Yeni Şafak gazetesinden platforma “Ortak Akıl Platformu”nu yardıma çağırmaları öneriliyor. Ergenekon işinde amaç hasıl oldu da platformun boş vakti mi çoğaldı, yoksa kriz ortamında inandırıcılığı ortada dolaşan karşılıksız çekler gibi dip mi yaptı bilemiyoruz. Ama madem ortak akla gereksinim duyuluyor, biz de sol cenahtan küçük bir katkı yapmaya çalışalım. Marksist teoride, milletin eve kapanıp çarşı pazara çıkmamasına “eksik tüketim teorisi” adı verilir. Çünkü emekçilerin gelirleri üretime paralel biçimde artmamakta, bu da tüketim maddelerine olan talebin yetersizliği sorununu ortaya çıkarmaktadır. Sınıf mücadelelerinin, tarihsel gelişmelerin, teknolojik atılımların sonucu emek gelirleri iyice aşağı çekilmiş, işçilerin artık tüketim yapacak takati kalmamıştır. Tarihte bazı işverenler bunu görmüş, kapitalizme soluk aldıracak hamleyi yapacak dirayeti sergileyebilmişlerdir. Örneğin Henry Ford, T tipi standart otomobili üretirken, başka işçilerin ürettiği otomobilleri alabilmeleri için, kendi işçilerinin de başka fabrikalarda imal edilen buzdolaplarına, ayakkabılara, saatlere talep yaratabilmesi gerektiğini idrak etmiş, böylelikle işçilerine o zaman için çok yüksek sayılabilecek, “günde 5 dolar yevmiye” ödemeye başlamıştır. Öyleyse TOBB, MÜSİAD, TÜSİAD üyesi işverenler  de yarından tezi yok, işçilerine yüklü zamlar yaparlarsa, ortak akıl harekete geçecek, krizi püskürtmek kolaylaşacaktır. Yüzde 50, yüzde 70 zamlara karşın, işçiler tüketmemekte direnirse, Türk-İş, Hak-İş iş başa düştü diyerek, kendi üyelerine “niye tüketmiyorsun?” diye  hesap sorabilecektir. Özel sektördeki emsal, hükümeti harekete geçirecek, kamu çalışanlarına ve emeklilere benzer hak iyileştirmeleri uygulayacak, bu kez kamu çalışanlarının ellerine geçen paraları harcamakta elleri titrerse Kamu-Sen’in üyelerine, “bırakın ayağınızı yorganınıza göre uzatmayı” deme sorumluluğu doğacaktır. Ama şimdi, top işveren kesiminin ayağında, herkes onlardan ücret artışları yoluyla topu emekçilere atmasını beklemektedir.

TÜKETİM/TASARRUF BAĞLANTISI
Bir kere üretim ile tüketim, arz ile talep arasındaki ilişkiye girdik; gelir ile tüketim/tasarruf bağlantısını kurmadan işin içinden kolayca çıkamayız. Diğer bir deyişle, emekçiler başta olmak üzere, bireyler gelirlerinin ne kadarını tüketir, ne kadarını tasarruf ederler? İnsanların tasarruf eğilimleri kriz ve durgunluk dönemlerinde mi, yoksa genişleme dönemlerinde mi artar? İsterseniz bu konuda sözü, geçtiğimiz yıl yaşamını yitiren Marksist İktisatçı Andrew Glyn’e bırakalım: En azından Marx’tan Keynes’e tüketim büyüme sürecinin pasif bir bileşeni olarak görülmüştür. Sermaye birikimi, makine ve binalar için yatırım harcamaları talebin olduğu gibi, arzın da itici gücüydü. Kapitalistlerin finansa erişimi sermaye harcamalarının bir önceki dönemin tasarruflarını aşmasına izin verir ve talebin genişlemesini ateşler; gelecekteki karlar da ödünç alınan paraların geri ödenmesini güvence altına alır. Hükümetin açık harcamaları da, örneğin savaş zamanlarında, talebe benzer bir etki yapar. Ta ki sermaye artan faiz yükünden ve enflasyonun patlamasından endişeye düşene kadar. Böylece, toplam talebin üçte ikisini oluşturan hanehalkı tüketimi mevcut üretim düzeyini yukarı çekmek değil de, ancak sürdürmek rolünü oynayabilir [1].

TÜKETİCİ HARCAMAYI NASIL AYARLAR?
Peki bu tüketiciler ekonominin gidişatına göre harcamalarını nasıl ayarlarlar? Yine Glyn’e kulak verirsek:
Tasarruf oranları durgunluk sırasında, tüketiciler düşen gelirlerine karşın, harcamalarını sürdürmeye çalışacakları için geriler. Gerçekten, Milton Friedman Keynesçileri tüketimin cari gelire bağımlılığını abarttıkları ve tasarruflarını tüketimin seyrini pürüzsüz hale getirmek için kullanılabileceklerini göz ardı ettikleri gerekçesiyle eleştirdi. Son zamanlarda, gelir etkisini istikara kavuşturmak bir yana, genişleme dönemlerinde tasarruf oranlarında keskin düşüşler meydana geldi. Tüketimi gelir artışlarından daha fazla sıçratarak genişlemeyi yoğunlaştırdılar, genişleme sekteye uğradığında ve kötümserlik yaygınlaştığında tasarrufun zıplaması ve talepte keskin düşüşler ortaya çıkması tehlikesini yarattılar.
Glyn bu teorik saptamaların ardından, ülkeler bazında somut duruma da bir göz atıyor. ABD’de özellikle hızlı büyüme dönemlerinde hanehalkı tasarruflarının hızla düştüğünü; 1950’lerden 80’lere GSYİH’nın yüzde 8-9.5’u arasında seyreden bu oranın, 90’larda yüzde 5.2’ye, 200-3 arasında ise yüzde 1.9’a kadar indiğini kaydediyor. Eğer bu, “tasarruftan kaçış” olgusu söz konusu olmasaydı, büyümenin 1992’den 2000’e kadar ortalama yüzde 1 kadar daha düşük seyredeceğini de ekliyor. 1995-2000 arasında tüketim ve konut yatırımının ABD’de talebe katkısında yüzde 80’e çıkıyor. İngiltere, Hollanda, İsveç, İtalya, Finlandiya, Kanada ve Avustralya gibi “Anglosakson” kültürünün etkisinin  hissedildiği ülkelerde, tasarrufların artan gelirle gerilemesi, tüketimin kamçılanması olgusu gözlemleniyor. Halbuki Almanya ve Fransa gibi kıta Avrupası kültürünün hüküm sürdüğü ülkelerde, tüketimin gelire koşut geliştiği istatistiklere yansıyor.

TÜRKİYE’DE TÜKETİM TASARRUF İLİŞKİSİ
Peki Türkiye’de tüketim-tasarruf ilişkisi nasıl bir eğilim gösteriyor. Öncelikle Türkiye, özel tüketimin GSMH’nın yüzde 68-70’i civarında çok yüksek düzeyde seyrettiği bir ülke. Fikir vermek açısından hatırlatalım, tüketici harcamaları Çin ekonomisinin yüzde 35’ini oluşturuyor. Ülke o kadar aşırı tasarruf ediyor ki, bir yandan altyapı ağırlıklı yatırımlarla çok yüksek büyüme oranları yakalıyor, öte yandan yurtdışına sermaye ithal ederek şu anda 2 trilyon doları aşan bir döviz birikiminin üzerinde oturması mümkün oluyor. Tüketici harcamalarının Hindistan’daki ağırlığı yüzde 54, Avrupa ortalaması yüzde 57, ABD’deki son oran ise, yüzde 70.Kısaca Türkiye, ABD, İngiltere gibi fazla tüketen, fazla borçlanan, az tasarruf yapan bir ülke. Diğer bir deyişle, “Üreten Türkiye Platformu”nun çıkış noktasında sorun var. Sanki tasarruf ve yatırım yapmadan, üretim ve tüketimin mümkün olabileceği yanılsamasına kapılmış lar.
Bu tabloyu en iyi Bağımsız Sosyal Bilimcilerin, 2008 Kavşağında Türkiye Siyaset İktisat Toplum raporundan gözlemlemek mümkün: [2]
Aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi, öncelikle Türkiye’de tasarruflar düşük, tüketim eğilimi güçlüdür. Yatırımlar ancak dış kaynak girişiyle bir parça ivme kazanmakta, yatırımlar içinde de kamu yatırımları gittikçe gerilemektedir. Dönemler itibarıyla da durgunluk dönemlerinde insanlar gelirleri düşse de tasarruflarını artırmakta, canlanma dönemlerinde ise tüketici kredileri, kredi kartları, son dönemlerde konut kredileri aracılığıyla tasarruftan vazgeçmekte, doludizgin tüketmektedirler.

PAZAR DAVETİYLE DOĞAN RİSKLER
Türkiye toplumu özellikle 12 Eylül döneminden beri estirilen neoliberal rüzgarlar ile, tüketim özlemlerinin öne çıktığı, “tükettiğin ölçüde insansın” düsturunun kabul gördüğü bir ülke haline geldi. Nitekim hükümetin otomotiv ve beyaz eşyada 25 Mart’tan geçerli olmak üzere KDV’yi yüzde 18’den yüzde 8’e düşürmesi sonuç verdi. 2009’un ilk dört ayında otomobil satışları Mart ve Nisan’da atağa kalkarak, 2008 düzeyini yakaladı. Beyaz eşyada ise yurtiçi satışlarda KDV indirimiyle birlikte bir canlanma görüldü. [3] Böylelikle istihdamı artırmadan işverenlerin stoklarının tasfiyesi sağlanmış oldu. Statü ürünlerinin önem taşıdığı, gösterişe yönelik tüketimin hüküm sürdüğü bir ülkede, özellikle orta sınıfların özlemleri okşanarak, mevcut imkanları bu iki sektöre yönlendirilerek belki de diğer sektörlere kötülük yapılmış oldu.
Peki daha fazla tüketimin körüklenmesinin toplumsal riskleri neler? Diyelim insanları ikna ettiniz, yurtseverlik duygularıyla karışık geleceğe ilişkin pembe hayallerle işsizlik ödeneğinden ayda ortalama 340 lira alan 400 bin kişiyi; çalıştıkları işyerinde işin durması veya kısa çalışma hallerinden kaynaklı Kısa Çalışma Ödeneği’nden yararlanan, ayda eline 450 lira geçen sayıları nisanda 42 bine ulaşan işçileri [4] gaza getirdiniz, üç bilemediniz altı ay sonra bu emekçiler tamamen ortada kalınca onlara kim yardım elini uzatacak? Kıyıda köşede üç beş kuruşu hacetlik kabilinden yedekte tutanlar, çağrınıza uyup pazara koşarsa daha kötü zamanlarda halleri nice olacak?
Türkiye gibi tasarrufları düşük, dış açıkları fazla, kriz dönemlerini geçmişte ihracatla aşmayı denemiş ülkeler, şimdi aynı kaderi paylaşıyorlar. Yurtdışı talep durduğu için, ihracat sonuç vermiyor, ithalat da daraldığından, cari açık küçülse bile, kamu maliyesi sinyal veriyor. Şimdi geldik platformun zaruri ihtiyaç maddelerinden KDV’nin düşürülmesi talebine: Evet bu doğru ve emekçilerin arkasında durması gereken bir taleptir.  Ne var ki, kamunun cılızlaşan talebi gidermek için devreye girmesi gereken bir dönemde, kamu gelirlerinin düşmesi sonucunu verecek, kamu maliyesi sorunlarını ağırlaştıracaktır. Öyleyse, aradaki açığı gelir ve servet vergileriyle kapatmaktan başka çare yoktur. Daha fazla tüketen bir Türkiye, ancak gelir ve servet daha eşitlikçi bir biçimde dağıldığı zaman bir anlam taşır.
 Ne zaman ki platform üyesi TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB taleplerine gelir vergisinin artırılmasını, servetlerden bir defalık diyelim yüzde 20-30 vergi alınmasını ekler, o zaman belki de KESK, DİSK, TMMOB, TTB gibi örgütlerin de platforma destek vermesi mümkün olur. Biz de ilk kez “aynı gemide” bulunmanın keyfini çıkarırız. Kampanyanın acılı ezgisi “bu da gelir bu da geçer”i hep beraber terennüm ederiz.
[1] Andrew Glyn, Capitalism Unleashed, Oxford University Pres 2006.
[2] 2008 Kavşağında Türkiye Siyaset İktisat Toplum, Yordam Kit. 2009.
[3] Aleattin Aktaş’ın Referans Gazetesi 25 Mayıs 2009 tarihli yazısından yararlanılmıştır.
[4] Mustafa Sönmez, Cumhuriyet 15 Mayıs 2009.