Kriz, İktidarın Çözümü ve Muhalefet: Emperyalizme teslimiyet belgesi YEP’tir
14.10.2018 08:24 BİRGÜN PAZAR

Prof. Dr. Korkut Boratav, YEP, McKinsey ve ekonomide son durum üzerine sorularımızı yanıtladı.

McKinsey ile anlaşma iptal edilince emperyalizme teslimiyet son buldu mu? Bu soruyu dönüştürelim: “McKinsey’le birlikte YEP de iptal edildi mi?” Zira, emperyalizme teslimiyet belgesi YEP’tir.

► Türkiye’nin durumuna değinmeden önce, 2008 küresel krizinin 10. Yılında neredeyiz?
Büyük Batı ekonomileri küresel kriz önceki (2007’deki) milli gelir düzeylerine 2011-2013 yıllarında ulaştı. Dolayısıyla, bunalım, bu ülkelerde 4-6 yıl boyunca yitirilmiş toplam hasılaya yol açtı. Buna karşılık “Avro Bölgesi’nin zayıf halkaları” olan dört ülkede Yunanistan, İtalya, Portekiz ve İspanya’da) ise krizin maliyeti çok daha ağır oldu. Bunlar, 2007’deki milli gelir düzeylerine on yıl sonra dahi ulaşamadı. .

2008’den itibaren kriz yönetimleri, doğrudan doğruya bunalıma yol açan büyük (özellikle finansal) sermayeye teslim edildi. Bankalar, Hazine veya Merkez Bankası kaynaklarıyla kurtarıldı; borçlular, emekçiler krizlerin ekonomik maliyetlerini tümüyle üstlendi. Suçluların böylece ödüllendirilmesi, işsizlik, artan yoksulluk 2011-2015’te kitlevî muhalefet ve protesto dalgalarını tetikledi. Ne var ki, sokakları, meydanları dolduran muhalefet, iktidarı hedefleyen, örgütlü bir anti-kapitalist harekete dönüşmedi. Sosyal demokrasinin düzenle bütünleşmesi ve geleneksel komünist partilerin, devrimci hareketlerin zayıflığı belirleyici oldu.

Daha da vahimi, halk muhalefeti bir çok ülkede giderek sağcı, neo-faşist akımlarca teslim alındı. 2018’e gelindiğinde, sosyalist akımların ülkelerindeki birikimlerini devralarak sol seçenekleri yeniden gündeme taşıyan az sayıda ülke örneği vardır: İngiltere (Corbyn), ABD (Sanders), kısmen Portekiz… Diğer Batı ülkelerinde, yerleşik işçi sınıfının göçmen karşıtlığı üzerine siyaset inşa eden neo-faşist hareketler yükseldi.

► Türkiye’nin de içinde yer aldığı gelişmekte olan ülkeler için de bir kriz söz konusu. Türkiye’deki krizin bu bağlam ile ilişkisini nasıl değerlendirirsiniz?
AKP, 2001 IMF programını olduğu gibi benimsedi; sürdürdü. Uluslararası sermaye hareketlerinin çok canlı seyrettiği 2003-2007 ve 2010-2013 dönemleri ile bu programın birleşmesi, Türkiye ekonomisini kalıcı, ağır dış kırılganlıklara sürükledi. Sonraki yıllarda uluslararası likidite daralmasının ilk olumsuz etkileri Türkiye gibi kırılgan ekonomilere yansıyor. 2018’de çevre ekonomilerindeki ilk bunalımlar , bu özellikleri fazlasıyla taşıyan Arjantin ve Türkiye’de gerçekleşti.

► YEP programının içeriğine yaptığınız vurgularda, emperyalizme teslimiyete işaret ettiniz. McKinsey ile yapılan anlaşma üzerinden de ayrı bir fırtına koptu ve son olarak Erdoğan, ‘biz bize yeteriz’ çıkışıyla, McKinsey’i devre dışı bıraktı. Gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
AKP iktidarının tüm seçim ve referandum başarıları, uluslararası finans kapital tarafından bol sermaye girişiyle ödüllendirildi; hemen sonrasında borsalar yükseldi; döviz ucuzladı. Nedeni açıktır: Türkiye’nin, 2000 sonrasında tüm çevre ekonomileri için oluşturulan neoliberal makro- ekonomik programı sadakatle izleyeceğine güven… Ali Babacan ve Mehmet Şimşek gibi “ehil” kişilerin ekonomik siyasetten sorumlu olmaları, yeterli güvence sayıldı.

2014 ve sonrasında adım adım olumsuzlaşan uluslararası ekonomik ortam, dış kırılganlığı yüksek olan çevre ekonomileri için “kemer sıkmacı istikrar” önceliklerini gündeme getiriyordu. Erdoğan’ın tam da bu tarihlerde yoğunlaşan siyasî öncelikleri bu tür bir politika değişikliği ile uyuşmuyordu.

Finans kapital, seçim kampanyalarındaki söylemleri ciddiye almaz. Seçimler kazanılınca, “hizaya gelineceğini” bilir. Ne var ki Erdoğan, 2018 seçimleri arifesinde bu uyuşmazlığı ilkeler düzlemine çıkardı ve doğrudan doğruya uluslararası finans çevrelerine taşıdı. Mayıs’ta, Londra’da finans basınını, yatırımcıları davet ettiği bir konuşmada, seçimlerden sonra TCMB’nin özerkliğini tanımayabileceğini ve faiz indirimlerini enflasyona karşı bir araç olarak kullanma niyetini açıkladı. TCMB özerkliği ve “enflasyon hedeflemesi” (yani sıkı para politikası) finans kapital için “olmazsa olmaz” kurallardır.

Uluslararası finans, AKP ve Erdoğan’a karşı sert bir güven bunalımına girdi. Haziran seçim başarısı, öncekilerin aksine finansal piyasaları canlandırmadı. Daha da vahimi, ekonominin sorumluluğunun Mehmet Şimşek’ten finans çevrelerinin şüpheyle karşıladığı damat Albayrak’a verilmesi oldu. Ağustos enflasyonuna rağmen TCMB’nin hareketsizliği, güven krizini derinleştirdi; dolar 7 TL’yi aştı.

kriz-iktidarin-cozumu-ve-muhalefet-emperyalizme-teslimiyet-belgesi-yep-tir-520357-1.



Sonraki gelişmeler farklı doğrultuda seyretti: Uluslararası sermayeyle inatlaşmanın yıkıcı sonuçları algılandı. Albayrak, Mehmet Şimşek’in rolünü üstlendi; Eylül başında Londra’da dev fon yöneticileriyle kapalı bir dizi toplantı yaptı. Financial Times’ın bilgilendirdiğine göre yeni bakan, bu çevrelerin önerilerini kavradı, benimsedi. Bu “eğitim” iki sonuç verdi: TCMB’nin politika faizini yüzde 24’e çıkarması ve neoliberal yapısal uyum önlemlerini ve maliye politikalarında sert kemer sıkma hedeflerini içeren Yeni Ekonomi Programı (YEP)…

Londra telkinlerinin ürünü olan YEP, bir Cumhurbaşkanı Kararı olarak yayımlandı. Erdoğan, “piyasa ekonomisine bağlıyız; para peşinde değiliz; yatırım davet ediyoruz” söylemine döndü. Gerçekte ise, Albayrak’ı “eğiten”ler, 12 trilyon dolarlık varlık yönettiği resmî çevrelerce açıklanan, “sıcak paracı bankerler”dir; sabit sermaye yatırımlarıyla ilgilenmezler…

YEP’in hem yapısal uyum, hem de malî kemer sıkma hedefleri Nisan 2018’de yayımlanan IMF’nin Türkiye Raporu’ndaki önerilerden alınmıştı. İki belgeden yaptığım alıntılarla bu paralelliği göstermiştim ve bu nedenle, TCMB’nin faiz kararıyla birlikte alındığında YEP’in , IMF’siz bir IMF programı olduğunu belirlemiştim.

Salt bu nedenle bir Cumhurbaşkanı Kararı olarak resmîleşen bu belge, aynı zamanda finans kapitale (yani emperyalizme) teslimiyet belgesidir.

► YEP’in denetiminde McKinsey’in devre dışı bırakılması üzerine, iktidarın, ‘uluslararası kurumların boyunduruğunu kabul etmediği’ gibi yorumlar yapıldı. Kriz, emperyalizm ve iktidar bağlamına ilişkin nasıl bir değerlendirme yaparsınız?
“IMF’siz bir IMF programı” olan YEP’in karşılığında, dev fon yöneticilerinden Türkiye’ye spekülatif sıcak para akımını başlatmaları, hızlandırmaları bekleniyor. Ancak, programın gerçekleşmesi nasıl denetlenecektir? Albayrak, denetim işlevini McKinsey’e devretti. Eleştiriler sonunda Erdoğan McKinsey’i devre dışı bıraktı.

McKinsey ile anlaşma iptal edilince emperyalizme teslimiyet son buldu mu? Bu soruyu dönüştürelim: “McKinsey’le birlikte YEP de iptal edildi mi?” Zira, emperyalizme teslimiyet belgesi YEP’tir. Ekonomiyi küçülterek, halkı yoksullaştırarak Türkiye’nin dış borç servisini kesintisiz sürdürme taahhütleri taşıdığı için emperyalizme teslimiyet belgesidir.

YEP’in uygulanıp uygulanmaması nemli değildir. Erdoğan için büyük önem taşıyan yatırımları makasladığı için uygulanabileceği esasen şüpheliydi. Önemli tespitler şunlardır: Londra çevrelerinin telkinlerini ve IMF Türkiye Raporu’nun önerilerini bu resmî programa sade koyduğunuz için finans kapitale teslim oldunuz. Sosyal güvenlik harcamalarında 10 milyar TL’lik kesinti yapılmasını hedeflediğiniz için; sermayenin değil, ücretlilerin, maaşlıların, tüketicilerin ödediği vergilerde 16 milyar TL’lik artışı programa koyduğunuz için; “reform” adı altında kıdem tazminatının tasfiyesini hedeflediğiniz için; emeklilerin geçmiş enflasyona karşı korunmasına son vermeyi benimsediğiniz için, kamu harcamalarını milli gelirin yüzde 1,7’si kadar tırpanlayarak ekonomiyi daha da yüksek bir tempoyla küçültmeyi benimsediğiniz için finans kapitale ve emperyalizme teslim oldunuz. YEP, finans sermayesinin baskıları altında hazırlandığı, imzalandığı için bir teslimiyet belgesidir. Uygulansa da ; uygulanmasa da..

► Türkiye, bugüne kadar yaşadığı krizlerin hemen hemen hepsinden dış finansman kredileri ile çıktı. Bunların başında da IMF geliyor. Bugün McKinsey anlaşmasından çark edilmesinden de anlıyoruz ki böyle bir kanala başvurmaktan kaçınılıyor. Türkiye’nin dış finansman ihtiyacının karşılanmasında alternatif başka bir yol mümkün mü? AKP’nün önündeki seçenekler neler?
Bu soru, yukarıda tartıştığım emperyalizme teslimiyetin karşıtını gündeme getiriyor. Alternatif, finans kapitale meydan okumaktır. Nasıl? Kriz koşullarında Türkiye’den uluslararası finans kapitale kaynak aktarımını sınırsızca serbest bırakacak mısınız? Frenleyecek; gerektiğinde önleyecek misiniz?

Alternatif ilkeler bellidir: Dış borçlar gerektiğinde askıya alınır. Spekülatörlerin, yabancı yatırımcıların TL alacaklarını dövize çevirip dışarıya aktarma yükümlülüğü yasal değildir; reddedilebilir. Uluslararası bankaların özel alacaklarının devlet hazinesince üstlenilmesi kesinlikle kabul edilemez. Tahsil edilemeyen alacaklar, borçlu-alacaklı arasında bir sorundur. Alacaklı (yabancı banka) zararını (icra-iflas kuralları çerçevesinde) sineye çekmelidir. Cari işlem açığı, etkili korumacı araçlarla frenlenir. AB ile Gümrük Birliği tarifelerinin üçüncü ülkelere karşı uygulanmasına son vermek gerekir. Orta dönem için, etkili araçlar içeren ithal ikameci sanayi planlaması tasarlanmalıdır.

Bu doğrultudaki seçenekler kriz ortamında finansal kapitalizme ve emperyalizme teslimiyeti reddetmek anlamına gelir. Bugün Türkiye’yi yönetenler bu seçenekleri düşünmeye dahi cesaret edememektedir.

► Enflasyon rakamlarındaki yükselişin ardından, B.Albayrak bu hafta enflasyonla mücadele programı açıkladı. Öncelikle bu programı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ortada bir “program” yoktur: Şirketlere ve sermaye çevrelerine “fiyatları indirin” çağrısı vardır. Albayrak, iş çevrelerine karşı AKP’nin geleneksel tehdit, cezalandırma yöntemlerini uygulayarak enflasyonu frenleyeceğini mi sanıyor? “Serbest piyasa ekonomisi kurallarına tümüyle bağlıyız” taahhüdünü tekrarlayan Cumhurbaşkanı’na sormak gerekir: Bir adım ötesi emir-komuta ile fiyatlama; iki adım ötesi karne ve vesika olan bu program ne biçim bir “serbest piyasa ekonomisi” modelidir?

► Kriz karşısında pek çok noktada işçi direnişleri de ortaya çıkmaya başladı. 3.Havalimanı direnişi ve iktidarın bu direniş karşısındaki tutumu önümüzdeki döneme ilişkin önemli işaretler de veriyor. Direniş ve muhalefet dinamikleri açısından krizin olası etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Krizlerde sermayenin ve IMF programlarının bir hedefi, maliye ve para politikalarıyla ekonomiyi küçültmek ve cari cari işlem açığını düşürmektir. Bir diğer hedefi, reel ücretleri eriterek iç talebi kısmak; enflasyonu böylece aşağı çekmektir. Albayrak bu operasyona “dengelenme” diyor. Özü, kriz maliyetini emeğe yüklemektir.

Enflasyon finans kapital için tehlikelidir; çünkü borçlular lehine, alacaklılar aleyhine işler; borçların, tahvillerin reel değerlerini aşındırır. Çağdaş finansal ortamlarda borçlular zayıf, alacaklılar güçlü konumdadır. Emek gelirleri enflasyona karşı otomatik olarak ve hızla korunursa, emekçiler enflasyondan zarar görmez.

İşçi sınıfının sermayenin anti-enflasyonist reçetesine direnmesi gerekir. Temel bir sorun, enflasyona karşı emekçilerin etkili korunmasıdır. Toplu sözleşmeler ve tüm iş akitleri, kısa vadeli “eşel mobil” koşulları içermelidir. Ücretleri çökerterek enflasyonu önlemek reddedilmelidir. Tüm emek gelirlerini koruyarak enflasyonla yaşamanın yöntemleri yeniden keşfedilmelidir; iyi de olur. Bu sayede ekonominin küçülmesi de frenlenir. Kronik enflasyon hiper enflasyon değildir.

Emeğin payını aşındırmayan enflasyon mümkündür. Bu olgular, 1990’lı yılların başlarında; anlaşılmıştı ve fiilen yaşandı.

Yeniden gündeme gelmesi gerekir.