Kriz sınıfsaldır

2002 yılında borçların % 26’sı hane halkına ve reel sektöre, % 74'ü ise kamuya aittir. 2018’e gelindiğinde borçların % 84’ü hane halkına ve reel sektöre, % 16’sı da kamuya aittir. AKP’li dönemde sosyal yanı kuvvetli olan kamu yatırımları tamamen ortadan kaldırılmış buna karşılık da özel sektör hiç olmadığı kadar borçlanmıştır

ALİ UĞURLU – Dr., TMMOB Kimya Mühendisleri Odası Başkanı

1) Sorun şu “AKP’nin başarısı daha düne kadar sürdürdüğü ekonomik programı ile açıklanırken bugün ekonomide yaşanılan kriz daha doğrusu çöküş nasıl açıklanacak?” Krizin arka planını ve ekonomi politiğini görmekte fayda var. Her şey 12 Eylül 1980 ile başladı. 24 Ocak Kararları ile deyim yerindeyse ülke ilk makası değiştirdi. 24 Ocak Kararları ile yeni bir ekonomik yön arayışı için düğmeye basıldı. Her ekonomik düzenin yeni bir siyasal üst yapısının olması kaçınılmazdır. Elbette ki bu yeni ekonomik yapı beraberinde yeni bir düzeni de getirecekti. Özallı yıllar ülkede paradigmanın değiştiği, değiştirildiği yıllardır. Ekonomide başlayan değişimin sürekli ve kalıcı olması için üst yapı kurumlarının da dönüştürülmesi gerekliydi. Döneme denk düşen iletişim alanındaki gelişmeler işi kolaylaştırıyordu. Türkiye küresel sermaye için bakir bir alandı. Yükselen toplumsal muhalefet darbe ile bastırılmış, işçi hakları, örgütleri ve STK’ler lağvedilmişti. Yeni bir ekonomik düzen kurmak için her şey hazırdı. Kapitalizm Türk halkı ile tanışmak için can atıyordu. İthal ikameci anlayışın zamanı geçmişti. Tüketmenin esas olduğu bir anlayışın yerleştirilmesi gerekiyordu. Devletin ekonomideki payı küçültülecek, yabancı sermaye girişi-çıkışı serbest bırakılacak, desteklemeler kaldırılacak ve günlük kur ilanı ile sürekli devalüasyonun önü açılacaktı.

Küresel sermaye yardımıyla toptan liberal-muhafazakâr bir karşı devrim gerçekleştirildi. Bu süreç 1980 ile başladı zamana yayılarak ilerletildi. AKP’li dönem bu sürecin tamamlandığı dönemdir. 1980 yılı ve akabinde küresel sermaye desteğiyle neoliberal sistematiğin kurumsallaşması için 24 Ocak kararlarının ve darbe sonrası yaratılan muhalefetsiz ortamın etkisiyle Türkiye planlamadan vazgeçerek, sermaye girişi – çıkışını serbest bıraktı, tarımda desteklemeler kaldırıldı ve ithal ikamesinden vazgeçilerek ithalata yönelmeye başlandı. Bu dönem; kamunun tasfiye edildiği, KİT’lerin kapatıldığı, özelleştirmelerin yaşandığı dönem olarak aklımızda kaldı. Cumhuriyet’in imar ve inşa döneminde kurulmuş olan fabrikalar, işletmeler ve kamu iktisadi teşebbüsleri ardı ardına bir program dahilinde özelleştirme adı altında kapatıldı. Bu aynı zamanda sosyal devletin tasfiyesi anlamına gelmekteydi. “Devlet ayakkabı mı üretir” gibi berbat liberal tezler altında kamu tasfiye edilerek piyasaya terk edildi.

Enerjiden dokumaya, petrolden gübreye, etten süte kadar her alanda faaliyet gösteren devletin tasfiyesiydi bu. Bu iktisadi ve siyasi programın başarılı olması için toplumsal üst yapıda da ciddi dönüşümler yaşandı. Televizyonlar, radyolar özelleştirildi, iletişim araçları, telekominikasyon hayatımızın her alanına sokuldu, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması sonucu halkın paradigması değiştirildi. Bütün bu sistematiğin oluşması için önce her şey ama her şey esnekleştirildi ve sonra da melezleştirilerek her şeyin piyasalaştırılmasının önü açıldı. 1980 yılı sonrasında kurgulanan bu dönem emekçi sınıfların kaybettiği dönemdir. Bu dönem de emekçilerin hiçbir ciddi mevzi kazanımı söz konusu değildir.

2002 yılında neoliberal sistem Türkiye’de aradığı iktidarı bulmuştu. AKP iktidarı dünyanın bu bölgesinde küresel sistemin uygulamaya koyduğu senaryoya uyan siyasi İslami kimliğiyle bu filmin aktörü olmaya adaydı.  57. Hükümet zamanında yaşanan 2001 krizi, şartları yeterince olgunlaştırmıştı. Özellikle IMF ile imzalanan Stand-by anlaşmaları sonucunda Derviş yasaları olarak bilinen yasaların uygulanması için iktidar ateşiyle yanan ve bu uğurda her şeyi yapmaya hazır bir yapıya duyulan gereksinim AKP gerçeğini doğurmuştu.  Ve AKP iktidar oldu. Artık her şey daha kolay olacaktı. Düzene ve sisteme sözde muhalefet ederek ve liberalizmi öne çıkararak ortaya çıkan bu hareket aslında neoliberalizmin olgunluk eseriydi.

Arkasından izlenen para politikaları, birkaç yıl yaşanan ekonomik rahatlamanın da itici gücüyle öteden beri Cumhuriyet ile fikren uyuşmazlık içerisinde olan merkez sağın AKP’ de toplanmasını sağladı. İçeride güçlenen ve güçlendikçe dışarının sevgi ve ilgisine mazhar olan bu yapı sıcak parayı da ülkeye çekmeye başladı. İstenen de buydu. Neoliberal sistem nihayet finans politikalarını uygulama olanağını bulacağı bir saha yaratmaya başlamıştı. Sıcak para, ülke yönetiminde söz sahibi olmayan ve 1980 yılından bu yana toparlanamamış olan muhalif kesimler hariç uzunca bir dönem herkesi mutlu etti. Döviz artmıyor, ülkeye her şey dışarıdan kolayca geliyor ve insanlar kendi çaplarında tüketerek sistemi yeniden üretiyorlardı. AKP, bazı kesimlere demokrasi, bazılarına zenginlik ve ayrıcalık, Kürtlere de çözüm öneriyordu. Yetmez ama olsundu. Küresel sermaye de gidişattan memnundu. Ülkede hiç olmadığı kadar özelleştirme yapılıyordu, ithalat almış başını gidiyordu, her yerde inşaatlar yükseliyordu,  karayolları, demiryolları, köprüler, barajlar…  Bu velvele içerisinde yalanlar dolanlar, olanlar olmayanlar görülmüyordu. Kim görecekti ki? Türkiye tarihindeki en büyük emperyalist saldırı ile karşı karşıyaydı.

Daha yapacak çok iş vardı. Cari açık, büyüyen dış borç, bozulan ödemeler dengesi, 95 yıllık Cumhuriyet tarihini katlayan borçlanma kimsenin umurunda değildi. Parlamentoda elde edilen salt çoğunluk ile kanunlar istenildiği gibi çıkartılıyor, torba yasa içerisine doldurulan kanunlarla her şey daha kolay hallediliyordu. Yaratılan illüzyon sayesinde herkes mesut mutluydu. Sistem, ekonomik ve politik gidişi yeniden üretecek araçları da ele geçirmişti. Birkaç gazete ve TV kanalı hariç hepsi yandaşlarca satın alınarak iktidarın daha da büyümesi, gerçeklerin gizlenmesi için gereken bütün illüzyonları yaratmak üzere iktidarla ortak bir çaba içerisine girmişlerdi.

2) Kapitalizm eleştirisi yapmadan hiçbir iktidar biçimini analiz etmek doğru değildir. Kapitalizm temel olarak üretim araçlarının mülkiyeti ile açıklanan bir sistem olmakla birlikte esasında üretim ilişkileri ile yaşanan bir düzendir. Dolayısıyla da liberalizm, kapitalizm ya da faşizm bu üretim ilişkilerinin farklı uygulama biçimleridir. Üretim ilişkilerindeki emek- sermaye çelişkisinin keskinliğine göre bu rejimlerden biri yaşanır. Bu anlamda hayatın nasıl yaşandığı ekonomik ilişki ve çelişkilerden bağımsız değildir. Tarihteki bütün rejimler, bu anlamda; burjuva sınıfının çelişkileri, siyasal, ekonomik ve ideolojik ihtiyaçları doğrultusunda yaşanmıştır. 1980’den sonra sermaye tarafından tedavüle sokulan neoliberalizm hem kendi küresel sorunlarını hem de Türkiye sermayesinin sorunlarını çözmek üzere kurgulanmıştır. Türkiye bu model için iyi bir uygulama sahasıdır. Cumhuriyetin imar ve inşa döneminde yaratılmış yüzü halka dönük, sosyal yönü güçlü kamucu-kalkınmacı anlayışla inşa edilmiş bir dolu kurum ve işletme vardır. Neoliberalizmin egemen olduğu bir düzende ise bütün bunların yeri yoktur. Bu modelin de ciddi sorunları vardır. Sorun bizatihi modelin kendisindedir. Pasta küçüktür ve pastadan küresel sermaye de ciddi bir pay almaktadır. Dolayısıyla emek sermaye çelişkisi aslında her zaman keskin ve süreklidir. Cumhuriyet’in ikinci yarısındaki anti demokratik bütün süreçlerin yaşanması bu çelişkinin keskinliği ile açıklanabilir. O nedenle büyüme bir refah ve huzur yaratmamaktadır. Kendi iç dinamiği olmayan ya da çok zayıf olan bu modelde mevcut anlayışla teslimiyet kaçınılmazdır. Bu nedenle 95 yıllık Cumhuriyet tarihinin ilk yarısında kamucu-kalkınmacı anlayışla inşa edilmiş olan bütün kurumlar ya kapatılarak ya da özelleştirme adı altında sermayeye peşkeş çekilerek talan edilmiştir. 50’li yıllarda NATO ve IMF’ye üye olunması sonrası giderek yarı sömürgeleşen ülke AKP döneminde gerçekleştirilen 67 milyar dolarlık özelleştirmeyle küresel sermayeye teslim edilmiştir.

Mevcut düzenin ya da sömürünün devamı gerekmektedir. Aktör yıpranmıştır ama daha yapacak çok iş vardır. Orta sınıfın tasfiyesi, Anadolu sermayesinin yok edilmesi, Varlık Fonu’ndaki 100 milyar dolarlık özelleştirme potansiyeli gibi… İktidar küresel sermayeye daha çok taviz vererek, sermayenin silahşorluğunu daha çok üstlenerek iktidarda kalmak istemektedir. Yoksa seçim sürecinde dahi Şeker Fabrikalarını özelleştirmenin acelesi ne ola ki?

3) Kriz ve krizi yaratan gelişmeler sürecinde toplumsal anlamda bütün dönüşümler küresel sermaye ve onun yerli işbirlikçileri lehine kurgulanmıştır. Özelleştirmeler bunun en güzel kanıtıdır. 2002 yılındaki kümülatif borçların dağılımı ile 2018’deki toplam borcun deseni bunu açıkça ortaya koymaktadır. 2002 yılında borçların % 26’sı hane halkına ve reel sektöre % 74 ‘ ü ise kamuya aittir. 2018’e gelindiğinde borçların % 84’ü hane halkına ve reel sektöre % 16’sı da kamuya aittir. Görüleceği üzere özellikle AKP’li dönemde sosyal yanı kuvvetli olan kamu yatırımları tamamen ortadan kaldırılmış buna karşılık da özel sektör hiç olmadığı kadar borçlanmıştır. Düşük kur yüksek faiz uygulamasıyla yabancı sermayenin yıllarca yoğun olarak girdiği ülkede tüketime, inşaata ve ithalata dayalı bir modelin benimsenmesi sonucu üretimden vazgeçilmiştir. Üretim olmayan yerde katma değer yaratılamaz, sermaye birikimi gerçekleşemez ve kalkınma olmaz. Bu anlamda geçmişteki büyüme rakamlarının hiçbir öneminin olmadığı hem borç rakamlarından hem de bu gün içerisine düştüğümüz durumdan anlaşılmaktadır.

Bütün bu açıklamaların ışığında krizin sadece ekonomik olduğunu söylemek büyük bir yanılgıdır. Enerjiden çevreye, tarımdan sanayiye, insan haklarından eğitime kadar hayatın her alanında bir kriz durumu vardır. Kriz 1980 yılındaki 24 Ocak Kararları’ndan bu güne kadar örülmüş neoliberal sistematiğin sonucudur. Neoliberal sistematik kurgulanırken her şey küresel ve yerli milli sermaye lehine düzenlenmiştir. Zaten ekonomik olduğu iddia edilen krize ait borcun da % 70’si özel sektörün (sermayenin) borcudur. Kısacası kriz sınıfsaldır. Halkın böyle bir borcu yoktur. Şimdi bu borç halka fatura edilmeye çalışılmaktadır. Egemen sınıfların ve onların temsilcilerinin yarattığı bu kriz ancak emekçi kesimlerin her alanda vereceği bir sınıfsal mücadele ile geriletilebilir. Türkiye’nin 500 milyar dolayındaki borcunun yaklaşık 350 milyar doları özel sektöre aittir. 15 yıl önce bu borç 50 milyar dolar civarındaydı. Görüldüğü üzere özel sektör ya da kapitalizm git gide açık vermektedir. Dışarıdan kaynak girişine bağlı neoliberal ekonomik modelin zaten kendini rehabilite etme ya da düzeltme şansı yoktur. 2001 ve 2008 krizleri kapitalizmin kendi iç dinamiği sonucu ortaya çıkan krizlerdir. 2000 yılı sonrası Türkiye’ye giren 700 milyar dolar para sanayiye ve imalat sanayisine gitmedi. Bu para aynı zamanda yeni bir iktidar da yaratmıştır.

Emekçileri canından bezdiren bu kriz şimdi emperyalizm safsataları ve milliyetçi demagoji ile halka yutturulmaya çalışılmaktadır. Sermayenin çıkarlarını öne alan 16 yılın sonunda fatura emekçilere kesilmek istenmektedir. Brunson krizi sonrası ABD ile bozulan(!) ilişkiler referans gösterilerek krizin dış kaynaklı olduğu izlenimi – algısı yaratılmaya çalışılmıştır. Buna mukabil IMF’siz bir IMF programı olan YEP ile emekçiler aleyhine ve emperyalizm lehine güya bir anti kriz programı hayata geçirilmek istenmektedir. Neoliberalizm reddedilmeden krizden çıkış mümkün değildir. Kapitalizm eleştirisi yapmadan ve alternatif sol bir muhalefet örgütlemeden yapılacak her karşı çıkış mevcut krizi ileride olabilecek daha büyük krizlere gebe bırakacaktır.

BİZİ TAKİP EDİN

359,039BeğenilerBeğen
54,866TakipçiTakip Et
1,081,069TakipçiTakip Et
7,444AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL