Krizlerin mutlak kazançları ve nispi maliyetleri
19.03.2017 08:56 BİRGÜN PAZAR
Hollanda krizinin gelişme seyrine bakıldığında sürecin planlı olarak tırmandırıldığı sonucuna varılabilir. Ancak anımsanacağı gibi Mavi Marmara da planlı olarak yola çıkmış, Rus Jeti angajman kuralları adı altında taammüden düşürülmüş ve sonrasında en üst düzeyde savunulmuş idi. Sonrası malum...

​Doç. Dr. HAKAN GÜNEŞ

Türk dış siyasetinde kriz olgusu artık haber ve analiz değeri taşımaz hale geldi! Her yerel ya da genel seçim yahut referandum öncesi dış siyasette bir ya da bir grup ülke ile diplomatik-siyasi bir kriz yaşanması norm haline geldi. Doğrusu son 5 yılda sadece seçim arefelerinde değil her mevsim ve mevsim geçişlerinde de birer kriz gündemine sahip olduk. Krizler tek tek sıradan gündemler haline gelse de adı üstünde “kriz” ardında ciddi izler bırakan olgulardır. Bunların toplamı üzerinde düşünmek, özellikle Türkiye’nin ikili siyasi ilişkilerine (Türk-ABD/AB/Rusya/İran/İsrail vb) ne tür sonuçlara yol açtığı ve elbette büyük resimden bakıldığında “Yeni Türkiye”nin dış siyaset kapasitesinde ne tür bir genişleme ya da daralmaya yol açtığını değerlendirmek önemli.

İsrail ile sandalye krizi, Mavi Marmara krizi, Rusya jetinin düşürülmesi krizi, Avrupa Birliği ile mülteci krizi, Almanya ile Ermeni Soykırım Kararı krizi, ABD yönetimi ile önce radikal gruplara destek verilmesi ardından PYD konulu anlaşmazlık krizi, İran ile mezhepçi atışma krizi ve son olarak Almanya ve özellikle Hollanda ile toplantı yasakları krizi. Ve elbette Bulgaristan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Irak Merkezi Hükümeti, Suriye Arap Cumhuriyeti Yönetimi, Mısır Cumhuriyeti, Kırgızistan ile yaşanan çeşitli kriz ya da sürtüşme denebilecek gelişmeleri de listenin genişliğini görmek açısından anımsayalım. Son çeyrek yüzyıldan değil, hepi topu 10 yıllık bir dönemden özellikle bunun da ikinci yarısından bahsediyoruz. Nedeni ne olursa olsun Dünya üzerindeki bu sayıda kriz gündemi olan ikinci bir ülke bulunmuyor olması başlı başına dikkate değer bir fenomen ile karşı karşıya bulunduğumuzu gösterir. Yeni devlet ricali biz yurttaş, gazeteci ve akademisyenlerin göremediği bir hayır görüyor olmalılar ki tamam artık “az düşman çok dost” içeren bir dış siyaset izleyecegiz diye tövbe ettikten sonra (Mayıs 2016) dahi ülke birkaç önemli diplomatik-siyasi kriz ortamından geçirildi.

Hamaset içeride kazandırırken...

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 7 Haziran 2015 seçimleri dışında yükselen oy performansına bakarak bunca krizin ülke içinde iktidarı yıpratmaktan ziyade onun gücünü besleyen bir işlev gördüğü aşikar. Ancak aynı şeyi dış ekonomik ilişkiler, diplomatik ilişkiler, bölgesel etki kapasitesi, yumuşak güç kapasitesi gibi siyaset başlıklarında görmek imkansız. Aksine ülke hem dış ekonomik ilişkiler hem de bölgesel etki kapasitesi açısından 1990 sonları ve 2000’lı yılların ilk yarısında yakaladığı seviyeye kıyasla hayli irtifa kaybetmiş durumda.

Krizlerin maliyetleri:

İsrail ile kriz (ki daha fazlasının çıkmasında hatta tümüyle ilişkilerini kesmesinden yana olduğumu da elbette ekleyerek) Türkiye’ye doğrudan ekonomik kayıp yaşatmayan yegane kriz oldu. İhracat ve ithalat rakamları kısa süreli bir etkilenmenin ardından kriz dönemi boyunca da arttı. Ancak Rusya karşısında en ağır hamasetin yerini özür ve işbirliğine bıraktığı krizin faturası hiç de hafifsenemez. Soğuk savaş sonrası Batılı ekonomik ve siyasi müttefikleri için Türkiye’yi cazip kılan Orta Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu ve kısmen Balkanlar için bir ekonomik “üs” işlevini yerine getirmesi idi. Bunu yaparken kuzey doğusundaki büyük komşusu Rusya’nın hassasiyetlerine özen gösterilmeye çalışılıyor idi. Türkiye’nin uçak özrü sonrasında Rusya ile ilişkilerinin gelişme yönü daha ziyade Rusya’ya avantajlar sağlayan biçimde gelişmektedir. Türkiye’ye Rusya ile rekabet sahalarında hiçbir avantaj sunmayan bu yeni mecburiyet Moskova’nın geçici ve kısmı dahi olsa Batı karşısında üstlendiği dengeleyici rolün bir diyeti olarak görülebilir. Kırım Tatarları konusunda şizofrenik bir dil tutturulması, Orta Asya ve Kafkasya enerji nakil güzergâhlarının Türkiye’den geçecek kısmının da Rusya üzerinden geliyor olması, nükleer santral, hava savunma sistemleri konusunda verilmesi planlanan siparişleri dış siyasette çeşitlenme ve denge arayışlarından ziyade bir önceki krizin maliyeti olarak okumak yerinde olacaktır. Rusya’nın Suriye’de Türkiye’ye açmış olduğu koridoru Menbiç civarında kesmesi ile elde kalan Cerablus-Azez-Bab anklavı PYD’yi sınırlandırma arzusundaki Ankara’nın bu asimetrik ilişkide en azından bir başlıkta elde ettiği ödül gibi görünüyor. Şimdi cihatçı grupları Astana’ya terbiye edilmiş şekilde taşımak gibi zor bir taahhüdün de altından nasıl kalkılacağı sorusuyla uğraşılmak zorunda.

krizlerin-mutlak-kazanclari-ve-nispi-maliyetleri-260568-1.

Avrupa Birliği ilişkilerinde sınırlara gelindi;

Brexit ve aşırı sağ partilerin yükselişi ile iç dengeleri ve gelecek perspektifi sarsılan Avrupa Birliği’nin yakın zamanda nasıl bir seyir izleyeceği dikkate değer bir konudur. Ancak Türkiye açısından gerek ihracat gerekse doğrudan yabancı yatırım kaynakları açısından yeri kolayca doldurulamaz durumdaki Avrupa Birliği ülkeleri ile ilişkiler kopma sınırında durmaktadır. HDP’li vekillerin tutuklanması, Almanya Parlamentosu’nun Ermeni Soykırımı Kararı ve son olarak AKP’li yöneticilere yönelik toplantı yasakları ilişkilerde 16 Nisan sonrasında verilecek yumuşama sinyalleri ile kolayca onarılamayacak bir fay hattının oluştuğunu gösteriyor. Yabancı sermayenin Türkiye’den çekilme, ölçek küçültme ya da yeni yatırım yapmama biçimlerinde gerçekleşen geri çekilme süreci 16 Nisan sonrasında da duracak gibi değil. Çünkü krizler ritmik biçimde artmakta, biri çözüldüğünde yeni birisine yelken açılmaktadır. Bundan gerçekten vazgeçilse bile uluslararası sermayenin yeni bir kanaat oluşturması yıllar alacaktır.

Hollanda krizinin gelişme seyrine bakıldığında sürecin planlı olarak tırmandırıldığı sonucuna varılabilir. Ancak anımsanacağı gibi Mavi Marmara da planlı olarak yola çıkmış, Rus Jeti angajman kuralları adı altında taammüden düşürülmüş ve sonrasında en üst düzeyde savunulmuş idi. Sonrası malum...

Başta Almanya olmak üzere Avrupa Birliği ülkeleri ile sürdürülen ilişkinin iki taraf açısından da kırılma noktasında durduğu açık. Burada Birliğe üyelik konusundan değil Birlik ve Birlik üyesi ülkeler ile olan siyasi ilişkilerden bahsediyoruz. Adaylık sürecinden çıkarılsa yahut kendisi çıksa dahi AB ülkeleri konum, büyüklük, iç içe geçilen konu başlıkları vb pek çok açıdan Ankara’nın ilişkilerini özenle tanzim etmesi gereken aktörlerin belki de en başında geliyorlar ve gelmeye de devam edecekler.

Nispi kayıp ve mutlak kazanç makası açılırken

Asimetrik karşılıklı bağımlılık ilişkilerinde dezavantajlı ülkelerin ilişkide nispi olarak daha kazançlı olan büyük partner ile ilişkisini yine de sürdürmesini açıklarken çeşitli yazarlar bir “mutlak/net” kazanç kavramından söz ederler. Yani örneğin ABD-Meksika ilişkisinde Amerikan endüstrisinin Meksika’daki yatırımlarınından (nispi olarak) asıl kazancı ilk gruptakiler alsa da Meksika açısından elde net olarak belirli (mutlak) bir kazancın olması ilişkinin sürdürülmesi içim bir neden teşkil eder.

Ankara’nın krizlere rağmen Rusya, İsrail, Almanya, ABD gibi aktörlerle ilişkilerindeki taviz veren ve asimetrik karşılıklı bağımlılık ilişkisindeki asimetriyi arttıran yanlışlarına rağmen net bir kazancından söz edilebilir: İçeride artan oy oranları. En azından şimdiye kadar böyle oldu. 16 nisan bu iç kazancın da artık sınırına geldiğini gösterebilir ya da bir müddet daha iç güç artırımı sağlayabilir. Ancak çevresindeki tüm aktörlerle kriz üstüne kriz yaşayan bir ülkenin dış ekonomik ilişkiler ve dış siyasette (savaş ve caydırıcılığa dayalı askeri araçlar dışında) başarı sağlayacağı ve bunu da yurttaşlarına refah olarak yansıtacağını gösteren henüz bir açıklama modeline sahip değiliz. Savaş ve faşizm seçenekleri üzerinde durmaya ise gönlüm elvermiyor.