Küba: Müzedeki barbarlık
SELÇUK CANDANSAYAR SELÇUK CANDANSAYAR

Küba’ ya gittiklerinde hayal kırıklığına uğrayanları ikiye ayırmak mümkün.

İlki alçaklar; başka bir dünyanın mümkün olabileceğini görmeye dayanamayıp Küba’daki olumsuzluklardan neredeyse zevk alanlar. Onlar hemen yoksulluk, bakımsız şehirler, bozuk yollar, eski arabalar, düşük ücretler, seks işçiliği vs üzerinden “bu muymuş sosyalizm” diyorlar. Küba devrimi başarısız olsa kabuk bağlamış vicdanlarını rahatlatacaklar. Onları geçelim.

Hayal kırıklığına uğrayan iyi niyetlilerin düştükleri yanılgı ise ‘cennet beklentileriyle’ ilgili. Onlar da aynı olumsuzluklara bakıp, “yoksa sosyalizm refah getiremiyor mu” diye karamsarlaşıyorlar.

Küba devrimini olumlu ve olumsuz yanlarıyla değerlendirebilmek için devrime bakan kişinin önce kendi zihninde bir devrim yapması gerekiyor. Eşitlikten ne anladığımıza yönelik bir devrim.

Farklılık, başarı, güç, daha iyi olmak kendiliğinden bir ayrıcalık, üstünlük, daha çok gelir ve lüksü sağlamalı mı? Daha iyi ne demek?

Bir doktor, sadece doktor olduğu için örneğin bir çöpçüden daha çok gelir, daha büyük ev, daha lüks araba, daha konforlu bir hayatı hak eder mi? İkisi de üniversiteye kadar aynı eğitimi almış, benzer donanıma sahip iki insan düşünün. Birinin ilgisi ve becerisi onu doktor olmaya götürsün, diğeri ise açık havada çalışmayı ve çevreyi temizlemeyi sevdiğini fark ederek çöpçü olmaya karar versin. Biri hastalanan insanlara şifa versin, diğeri de her sabah kalkıp sorumlu olduğu mahallenin sokaklarını tertemiz yapıp, çöpleri geri dönüşüme uygun hale getirip, bahçe bakımlarını yapsın, yol kenarı ağaçlarını budasın, çiçeklerini düzenlesin. Akşam iş çıkışı aynı kafede okudukları romanlar üzerine sohbet etsinler, aynı tiyatro oyununu izlemeye gitsinler, çıkışta bir barda iki tek atıp, laflayıp huzurla benzer konfora sahip evlerine gitsinler.

İkisi de toplumun ‘huzur ve refahının’ iki farklı alanında üretken, yaratıcı, işini severek yapan, karnı doyan, gelecek kaygısı olmayan, entelektüel ve sanatsal estetik beğenileri gelişmiş çöpçü ve doktor arasında bir gelir, konfor ve saygınlık hiyerarşisi olması zorunlu mudur?

Küba devrimi bütün yurttaşları için insanca bir hayatın asgari koşullarını sağlamaya çalışıyor. Hükümet, her bireyin günlük 1500 kalorilik gıdasını ücretsiz karşılıyor. Evet bu gıdalar tekdüze; tek marka yağ, tek marka sabun, tek marka deterjan vs. Üstelik bu gıdalara ulaşmak kolay değil; hepsini bir arada bulabileceğiniz dükkân yok. Evet, kek yapmak için yumurtayı, unu, şekeri ve yağı aynı yerden alamadığınız oluyor.

İşsizlik oranı yüzde 3 düzeyinde, ama bir kişinin yapabileceği işi üç kişi yaptığı için de böyle. Yine soru şu; kapitalist ülkelerde işçiler çalışma saatlerini düşürmek ve insanca koşullara indirmek için büyük mücadeleler veriyorlar. Acaba bu ‘bir kişinin yapabileceği iş’ tanımı nasıl değerlendirilmeli? Küba’ da insanlar daha az çalışıyorlarsa bu devrimin başarısızlığı mı yoksa bir anlamda başarısı mı? Sosyalizm biraz da tembellik hakkı değil midir?

55 yılda devrim, sadece dört büyük başarıya ulaşabilmiş durumda! Herkes için eşit ve ücretsiz eğitim, sağlık, barınma ve beslenme. Ama lüks ve konfor sağlayamamış! Hiç zengini yok mesela. Kimse kimsenin emeğini sömüremiyor. Kimse sermaye birikimi yapamıyor. Üretim ve çalışma koşulları hırs ve rekabetten arındırılmış. Daha doğrusu hırs ve rekabet ek bir kazanç sağlamıyor.

Manifesto’dan beri biliyoruz ki hiçbir üretim sistemi kapitalizm kadar hızlı ilerletemiyor. Bu hız ve çeşitliliğin insanın en dolaysız sömürüsüne dayandığını da biliyoruz. O vakit, Küba bizi şu soruyla karşı karşıya bırakıyor. Daha hızlı ilerleyip, daha büyük refaha ulaşmak ancak insanlar arasındaki eşitliği kaldırarak mümkünse; bu refaha hep birlikte ve daha yavaş mı yoksa bir avuç azınlığın bütün insanlığı sömürmesi pahasına daha hızlı ve daha çabuk mu gitmeyi seçelim. Tam da Benjamin’in ‘hiçbir uygarlık belgesi yok ki aynı zamanda barbarlık belgesi olmasın’ sözü gibi.

Küba’daki on günde Benjamin’in söz ettiği barbarlığı şeker kamışı kölelerinin çalışma koşullarında gördüm. Ama artık müzedeydi.

Haftaya tedirginlikler ve devrimi tehdit eden açmazlarla devam edeceğim.

Not: Erdoğan da bizden sonra Küba’ya gidiyormuş :) Bakalım o ne görecek ve yancıları ne yazacaklar?