Küba ve devrimci inat
04.12.2016 09:06 BİRGÜN PAZAR
Dünyanın her köşesinde küresel adaletsizlik üreten sömürü politikalarının sahibi, tarihinin en kanlı emperyalist örgütü olan ABD’nin saldırganlığına karşı çıkmanın demokrat olmanın asgari şartı olduğunu bilmeksizin, Fidel’in gidişinin ardından Küba ile alakalı diktatörlük ve demokrasi meseleleri üzerine bazı tartışmalar yürütüldü

ONUR KILIÇ

Yoani Sanchez, Küba’da yaşayan ve kendisini devrime muhalif olarak gören bir blog yazarı. Bu onun kendini tanımlama biçimi. ‘Herkes düşlerinin büyüklüğü kadar özgürdür.’ diyordu Che. Sanchez düşlerinin büyüklüğünün sınırlarını ise şöyle anlatıyor: ‘Apple’ın Havana’daki ilk mağazası sizce nerede olacak? Ben bazen, geleceği anlatırken merak ediyorum. Galiano ve Reina’nın köşesini hayal ediyorum...’
Kendisi, ABD’nin Küba politikasının uzantılarından birisi ve sömürge tipi bir ‘aydın’ aslında. Yıllardır, en basit aksaklıkları, evde suların kesilmesini bile devrim ve sosyalizmi yermenin bir aracı olarak değerlendiriyor. Elbette, emeklerinin karşılığının da ABD tarafından fonlanarak alıyor. ABD’nin on yıllardır Küba halkını teslim alma politikalarına bir Kübalı olarak sermaye olan, Kübalılığın onurundan vazgeçecek ahlak yapısına sahip bir küçük esnaf o.

Liberal düşmanlık
Fidel’in gözlerini ebediyen kapamasının ardından dünyalıların büyük bölümü ona duyduğu sempatiyi üzüntüyle ifade etti. Fidel’e duyulan yaygın sempati, emperyalistlerin 60 yıla yakın zamandır Küba devrimini yok etmek için her yolu denemesi karşısındaki yıkılmazlığa duyulan saygının, bu sevimli adanın insanlarına kaybettikleri onuru kazandıran devrime duyulan sevgi ve hayranlığın bir biçimiydi. Küba; herkesin teslim bayraklarını çektiği, kapitalizmin alternatifsizliğinin ilan edildiği 90’larda bile devrimcilere direnme gücü veren en önemli moral değerlerden birisiydi. Fidel’e, onun ardından biraz da dolu gözlerle bakmanın bu tarihsel bilinçle olan ilişkisi tartışılmaz.

Fakat Fidel’in aramızdan ayrılışı sadece Küba’ya, devrime ve kendisine karşı haklı sevgiyi ortaya sermedi. Bu veda, irili ufaklı Sanchez’lerin duygu ve düşünce dünyalarının emeğiyle geçinen insanların, halkların en genel çıkarlarına ne derece rezil bir düşmanlık içerisinde olduğunu da bize bir kez daha gösterdi.

Dünyanın her köşesinde küresel adaletsizlik üreten sömürü politikalarının sahibi, tarihinin en kanlı emperyalist örgütü olan ABD’nin saldırganlığına karşı çıkmanın demokrat olmanın asgari şartı olduğunu bilmeksizin, Fidel’in gidişinin ardından Küba ile alakalı diktatörlük ve demokrasi meseleleri üzerine bazı tartışmalar yürütüldü. Her biri birbirinden temelsiz, tartışılan kavramlara dair ilkesel bir bütünlükten yoksun, yalnızca bazı kuru göstergeler –Havana’da internetin yavaş olması gibi- aracılığıyla yapılmaya çalışılan bu tartışmalarla Küba’da esaret, Fidel’de bir diktatör resmedilmek istendi. ABD ile tam bir söylem birliği içerisinde.

Bu masallar Erdoğan ve Fidel’in aynı otoriter yönetim tarzına sahip olduğunu söylemeye kadar gitti. Bu söylenenler, kanlı Amerikan sömürgeciliğinin iktisadi ve politik sefil birer şakşakçısı olmak yanında, gerçeğe uzaklığı da ihtiva eden şeylerdi. Ciddiyetsizliğine ilaveten, Fidel ve Küba özelindeki bu ideolojik saldırganlık, Küba’nın devrimci siyasetle olan ilişkisini konuşmak ve sosyalizmin liberalizm karşısındaki demokratik karakterini bir defa daha vurgulamak için bir imkan da sağlıyor.

kuba-ve-devrimci-inat-217437-1.

Nasıl?
Liberaller, demokrasiye dair yorumlamalarını sınıf dışı alanlar üzerine kurmaya mecburlar. Bu onların sınıf karakteri. Onlar, örneğin, herkesin Kanada’ya seyahat hakkına sahip olduğunu söylerler ama yalnızca varlıklıların bu haktan faydalanabildiği gerçeğini yadsırlar. Liberal demokrasi ekonomik sömürü temellidir ve bu sömürüyü doğallaştırmak, kabul ettirmek yönünde irade sahibidir. En ileri liberal demokrasi dahi, sınıf ayrımlarını normalize ederek, demokrasi tartışmasını sınıf dışı yüzey alanlar üzerinden yürütmeye çalışır. Bu yüzden, demokrasiye dair gerçekçi ve temelli bir tartışmanın başlangıcı, onun yüzeye çıkmış göstergelerine saplanma halinden kurtulmakla mümkün olabilir. Küba’da yaşanan, bu anlamda sınıfsal adalete dayanan gerçek bir demokrasiye en yakın örnektir. Eğitimin, sağlığın ücretsiz olduğu, işsizliğin yüzde 1 seviyelerinde gerçekleştiği bir sınıf demokrasisi. Kölesiz, serfsiz, ilkin insanlar arasındaki sömürü ilişkilerini ortadan kaldıran, saf bir demokrasi.

Küba’da yaşanan siyasal süreç ve demokratik yaşam, biçimsel olarak da liberalizmin eleştirisini hedefliyor. Adına demokrasi denilen ve 4-5 yılda bir sandığa gitmek dışında halkın siyasete katılımıyla ilgili herhangi bir araç önermeyen çürümüş batı tipi liberal demokrasinin kuvvetli bir eleştirisi. Küba, halkın gerçekten kendi kendisini yönettiği organların üretilmesi konusunda devrimci bir ufka sahip. 70’lerden beri uygulanan ‘Halk İktidarı’ modeli bunun somut bir örneği. Halk iktidarında her biri 1000-1500 seçmene sahip küçük birimleri yöresel delegeler temsil ediyor. (Türkiye’de belediye meclis üyelerinin işlevsizliği bir yana, örneğin Kadıköy’de 10 bin seçmene bir belediye meclis üyesi düşüyor.) Siyasal sürece müdahalenin başladığı yer olan yereldeki seçme-seçilme ilişkisini geliştirilen bu modelde, delegeler üstlendikleri sorumluluğa karşılık bir ücret almıyorlar, tekrar aday olmayı genellikle talep etmiyorlar, Komünist Parti’nin herhangi bir kimseyi aday göstermesi de yasaklanmış durumda. Kübalılara onları temsil eden delegelere güvenip güvenmedikleri sorulduğunda yalnızca yüzde 17’si ‘hayır’ yanıtı veriyor. Bu oranın batıdaki liberal sistemlerle kıyaslandığında bir hayli yüksek olduğu gayet net.

Kübalı tarihçi ve filozof Juan Antonio Blanco, Küba demokrasisinin liberal sistemden farkının anlaşılması için liberal düşünce kalıplarının dışına çıkma gereğini şu sözlerle anlatıyor: ‘Çoğulcu bir tek partili sistem yaratmanın tümüyle mümkün olduğunu düşünüyorum. Tabii eğer bu sistemde güçlü sektörel örgütlenmeler, kadın örgütleri, çiftçi grupları, mahalle komiteleri, v.b. varsa. Bu örgütlenmeler bugün Küba’da var, ama gerektiğinde hükümet politikalarına meydan okuma rolünü oynayacaklarsa, tabanda güçlü olmak zorundalar.’

Şu çok açık; Küba’da liberallerin anlam sınırlarının ötesinde bir siyasal-sınıfsal süreç ve halkın, tabanın buna katılımını içeren ‘piyasa demokrasisinden’ başka düzeyde bir gerçeklik var. Kaçakcıların, vurguncuların, tüccar politikacı sınıfın, adına seçim denen rezil şovunu izletmekten farklı bir demokratik süreç işliyor devrimci adada. Bazı noktalarda yetersizliklere sahip olsa da, ABD ve Batı’nın 60 yıllık kısıtlama, sindirme, yok etme politikaları karşısında, onu Küba halkı nezdinde meşru biçimde ayakta tutan da bu. ABD bugüne dek sabotajlar ve terör saldırıları nedeniyle açtığı 54 milyar dolarlık zarar dışında, 2010’a dek ambargo nedeniyle 82 milyar 764 milyon dolarlık kayıp yaşattı. Fidel tam 638 adet suikast girişimi atlattı. Küba’da katılımcılığın bu koşullar altında dahi bile tabana yayılma noktasında önemli bir birikim elde etmesi onun devrimci ilerleyişine ve zindeliğine çok ciddi bir tarihsel dayanak oluşturuyor.

Fidel
Küba’ya yönelik emperyalizmin siyasi ihtiyaçlarına endeksli liberal ideolojik saldırı Fidel’de simgesel bir karşılık buluyor. Bu konuda, onu şeytanlaştırma hususunda çok arzulular. Bunu şeytana taparken yapmakta da beis görmüyorlar. Zira, Fidel’le ilgili rahatsızlıkların, ‘diktatör’ yaftalamalarının temelinde onun kapitalist küreselleşmeye karşı alternatifi güncel tutma inadı var. Onlar esasen, Fidel şahsında bu inattan ve başka bir yaşam alternatifinden nefret ediyorlar. Bu yüzden Sartre’ın ‘Fidel Castro ile halk arasında doğrudan demokrasi olarak tanımlayabileceğimiz bir ilişki var.’ diye ifade ettiği şeye ‘diktatörlük’ diyebilecek denli karikatürleşebiliyorlar. Ne mutlu. İnsanlığa savaş, katliam, sömürü dışında hiçbir şey verememiş kirli uygarlık ve onun kalemşorları tarafından düşmanlaştırılmak ne büyük bir gurur. Fidel, dünyaya gözlerini son kez kapatırken bu gururun bir santim gerisine düşmedi.

O, her kuşaktan ilerici insanın sol düşüncelerle ilişkilenme sürecinde sembolik öneme sahip büyük bir devrimci olarak yaşama veda etti. Moncada Kışlası’nda av tüfeğinden bozma silahlarla ABD sömürgesi bir diktatörlüğe kafa tutan cesareti, Sierra Maestra’da 12 devrimci kaldıklarında eksilmeyen inancı, tertemiz devrimci bilinciyle, berraklığıyla tarihin en dokunaklı sayfalarından birinde onun adı yazıyor, yazacak. Devrimin çarpıcı ve coşkulu gerçekçiliğinin, bağımsızlık-eşitlik-özgürlük idealinin en canlı hali olarak bilinçlerdeki yerini hep taze tutacak.
Hoşçakal büyük kumandan!