Küçük ama daha kara bulutlar
12.04.2018 09:25 BİRGÜN KİTAP

Serkan Murat Kırıkcı

2014 Ekim’ydi… Yaşanmamışlıklardan ibaret mübarek kadınları 13 öykü ile anlatmıştı Gaye Boralıoğlu ‘Mübarek Kadınlar’ adlı öykü toplamında. Kendine has dilini, kadın gözüyle anlatarak kotardığı ‘kadın güruhu’nun sırlarını veriyordu okura. Bireysel, muzır, toplumsal-siyasi ama yazarın her birine dokunacak kadar yakın olduğunu yoğun şekilde hissettirdiği için içimize dokunan, yer yer çöken, hüzünle dolu öykülerdi bunlar... Hepsini ince ince işliyor, laf kalabalığına girmeden, arabeskleştirmeden anlatmıştı. Yerli yerinde, tadında... Kitaba dair eleştirimi yazdıktan sonra kendisiyle röportaj da yapmıştım. “Kadının ‘kahraman’ olduğu hemen hiçbir alan kalmadı” demişti, söyleştiğimizde. O günden bugüne ne mutludur ki dönem değişti. Hem kadın yazarların ağırlığı daha çok hissedilir oldu hem de kadın kahramanların. Edebiyat dünyası kadın yazınına gereken ilgiyi de sevgiyi de daha fazla veriyor artık.

Dönemi yakalayan adeta belgesel görevi gören bir kitaptı ‘Mübarek Kadınlar.’ Boralıoğlu’nun “Edebiyat zamana ihtiyaç duyar ama en güçlü tercümandır ve en hakiki tarih yazımıdır” demesi boşuna değil. Yine zamana tercüman olan bir kitapla çıkagelmiş. Mart ayının ortasında çıkan yeni romanı ‘Dünyadan Aşağı’da bu kez kadınları arka planda tutuyor ve bir erkeği alıyor odağına. Onun nezdinde baba-oğul ilişkisine de büyütecini tutmuş. Üç kuşak erkeği anlatarak yine bizi bize yaklaştırmış.

Yitik şairlerden Özge Dirik’in “Bir çocuğu kemiren ya bir babadır ya da yokluğu” alıntısıyla açılan roman, üç bölümden oluşuyor. “İnsan, yaralı bir hayvandır” cümlesiyle başlıyor ve Hilmi Aydın kendisini tanıtıyor bize. Bir sorgulamanın eşiğindeki yaralı bir adam ile tanışıyoruz. Hemen ardından yazar giriyor söze. Bir ana karakter anlatıyor kendisini bir yazar. Yazarın anlatım üslubuyla Hilmi’nin aslında nasıl biri olduğunu, neleri sakladığını ve çarpıttırdığını da ince ince görüyoruz. İki anlatıcıdan birleşen roman böylece buluyor ritmini. Yer yer minik tebessümlere neden oluyor, yer yer çaresizliğe. Çoğu zaman da kırklı yaş erkeğine ayna tuttuğunu gösterip derinlere daldırıyor okurunu. Zira, Hilmi Aydın müthiş bir karakter. Edebiyat tarihinin en bilinen karakterlerine benziyor. Boralıoğlu’nun tanımıyla “Hilmi Aydın, ‘Aylak Adam’dan daha riyakâr, Selim Işık’tan daha cahil, Oblomov’dan biraz daha gayretli bir adam. Edebiyatta, sistemi kilitleyen karakter örneğinin bir devamı.” Basiretsiz, bencil bir adam… Hani “malın önde gideni” deriz ya, öyle biri hatta. Yok kimseye bir hayrı, kendisine bile. Lakin çok tanıdık bir adam aynı zamanda. Her mahallede, sokakta, apartmanınızda var onlardan. Her şeyi ıskalamış, her yeni başlangıcında düşmüş, hiçbir şeyi değiştirememiş ama hep değiştirmekten bahseden, istikrarsız adamlardan biri Hilmi Aydın. Karısı, ilişkisi derken kadınlarda da iz bırakamayan bir adam… Bir antikahraman.

Alnının ortasından vurulmuş bir şekilde uyanan Hilmi Aydın’ın yakın geçmişini öğreniyoruz ilk bölümde. Yaptığı hataları, söylediği yalanları, işini gücünü, başarısızlıklarını… Karısının izniyle iyileşene kadar kendi evinde sığıntı olarak kalmasını… Ete kemiğe bürünen ve okurda heyecan yaratan kahramanımızın macerası ve romanın asıl meselesi ise ikinci bölümle birlikte başlıyor. Babasının yazdığı ‘Sırlar’ adlı kitapla karşılaşıyor ve okumaya başlamasıyla bir baba-oğul ilişkisi içinde buluyor okur kendisini. Üçüncü bölümdeki finalin müthiş olduğunu da kısaca geçip olası sürprizi bozmayayım. Üç kuşak üzerinden anlatılan baba-oğul ilişkisi de değil salt olarak anlatılan. Sıradan insanın otorite ile ilişkisi aynı zamanda. Arafta bir atmosfer, katlanmak zorunda kaldığımıza şaşırmadığımız bir antikahraman, dil ve üslup oyunlarıyla zenginleşen, su gibi akıp giderken geride bolca soru ve sorgulama bırakan bir roman Dünyadan Aşağı. O sorulardan bir bölümünü bırakayım buraya:

“Bu hayatın dengesi nerede kurulmuş? Kim yalnızca gerçekleri söylüyor? Yalansız bir hayat var mı? Bir tek yalan bile yetmez mi günah hanesini doldurmaya? Ne kadar gerekli? Üç, beş, on… Kaç yalan bir cehennem eder? Beyaz yalanlar, küçük yalanlar, yalancıklar? En büyük yalanın değeri ne kadar? Kelime ne zaman yalan olur, ne zaman uydurma, ne zaman uydurma, ne zaman hakikat? Bir cümlenin içinde kaç yalan gizlidir? Kim biliyor? Herkes cehenneme gidecekse cennet niye var? Boş vaat mi?

Yalanı kim icat etti? İnsanı kim yarattı? Bu dünyadaki her şeyi yaratan yalanı da yaratmadı mı? Tuzak bu tuzak. Hepimiz bu tuzağa düşüyoruz işte.”

Boralıoğlu özgün bir hikâye anlatırken bu konudaki tüm klişelerden, beylik cümlelerden de faydalanarak gerçekçiliği o kadar artırmış ki etkileyici. Özellikle benim gibi 40’lı yaşlarda okur için, girince bolca durulacak, kendine baktıracak, sorgulatacak bir dehliz yaratmış. Her erkek gibi en büyük kavgayı baba ile veriyoruz ne de olsa. Kapanmak bilmeyen bir parantez açıyoruz. İlk isyanımız ona, ilk mesafemiz ona, unutulmayan tokatlar ondan, acıtan cümleler de. Sonu “zamanı gelince anlarsın”la cümleleri anladığımızda büyüyoruz işte. Ve ne kadar kaçsak da yaşlandıkça ona benziyoruz. Ne tuhaf. Ayrılmak istediğin noktada kendini bulmak… Sakınmalar, susuşlar, yalanlar, riyalar, sırlar derken kara bulutlardan oluşan koca bir parantezle yaşamak. İşte o aradaki parantezin içini dolduran bir roman “Dünyadan Aşağı.”