Kükreyen kuzu

Türkiye’nin Astana sürecine rağmen Suriye’de asıl ortağının ABD olduğunu bir kez daha gösterdi. Trump’ın inanılmaz ölçüde sert mesajına verilen tepkide de görüldüğü gibi ABD karşısında elinin ne kadar zayıf olduğu bir kez daha anlaşıldı

İLHAN UZGEL – Prof. Dr., Uluslararası İlişkiler

Erdoğan uzun bir süredir ikili bir oyunu sürdürüyordu ve bunda çoğunlukla ikna edici olabiliyordu. Hatta, muhalif medya bile Erdoğan’ın ABD ve genel olarak Batı’ya meydan okuduğunu düşünmese de, ABD ile ilişkilerde krizin hakim olduğuna dair yorumlar yapıyorlardı.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, Trump ve Erdoğan yönetimleri arasındaki ilişkiler genelde çok iyi. Türkiye ile ABD arasında geçmişte bundan çok daha derin sorunların yaşanmışlığı var ve yine ABD’nin, İsrail dahil, diğer müttefikleriyle de ilişkilerinde dönem dönem sorunlar olur. Bunlardan yola çıkarak Trump’ın Erdoğan’a karşı, ABD’nin de Türkiye ile özel sorunu olduğunu vurgulamak, aslında başta Yeni Şafak olmak üzere iktidar medyasının da dillendirdiği ve yayılmasını, yerleşmesini istediği bir illüzyon. Çünkü buradan dünyaya kafa tutan, emperyalizme karşı dik duran ve direnen bir lider imgesi yaratılabiliyor.

Bir kez daha belirtmekte yarar var. AKP ve Erdoğan günümüzde hem Batı’nın merkezinde hem de bazı çevre ülkelerde giderek yayılan sağ, ototirer siyasetin Türkiye’deki temsilcisidir. İslamcılar, nasıl 1990’ların sonunda ABD’nin yaymaya başladığı ılımlı İslamcı dalgaya eklemlendiyse, 2010’larda da yükselişe geçen sağ otoriter dalgayı erken farkedip ona eklemlendiler. İslamcı siyasetin esneme kapasitesini gösteren bu yeni sağ siyaseti muhalefet yeterince algılayıp, bu yeni duruma uygun muhalefet teknikleri geliştiremedi.

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler şimdilik bu genel çerçeve içinde işliyor ve sorunlar, Brunson konusu gibi anlık çekişmeler dışında Erdoğan döneminde aslında giderek yakınlaştı ve sıkı bir ittifak ilişkisi söz konusu. Örneğin, Pentagon yetkilileri, yani Amerikan generalleri, ki Ortadoğu siyasetinde hep Yahudiler ve İsrail’e yakındır, askeri ve güvenlik ilişkilerinin gayet iyi olduğunu söylüyorlar.

Fırat’ın Doğusu konusu bu çerçeve içinde düşünmemiz gerekiyor. Uzun süredir Türkiye’nin daha en başından beri Suriye konusunda aslında ABD ile daha yakın bir çizgide olduğunu savunuyorum. En önemli ortak nokta Esad karşıtlığıydı ki Erdoğan’ın bunu sürdürmesinin nedeni kendisini bu politikaya bağlamış olması kadar, ABD ile aynı çizgide kalmayı sürdürmek istemesiydi. Türkiye’nin PYD karşıtlığı ise, onu Özgür Suriye Ordusu ile aynı çizgiye çekip Esad’ı devirme projesine dahil edemeyeceğini anlayınca başladı.

ABD’nin Fırat’ın Doğusunda bir Kürt özerkliği sağlamak istediği biliniyor. Sorun özellikle Pentagon’un ve neo-con’ların bunun için bastırırken, Trump’ın iki de bir çekilmeyi zorlamasıyla ortaya çıktı. Öyle görünüyor ki, buradaki özerkliğin derecesi, bir taraftan Türkiye, öte yandan Suriye ve Rusya ile yapacağı müzakereler sonucunda belirlenecek. Bunun dışında söz konusu güvenli bölge ile olası özerklik arasındaki belirsizlik henüz devam ediyor. Ancak, bu aşamada özellikle Erdoğan’ın New York Times gazetesine yazdığı yazının içeriği yeterince tartışılmadı. Burada Erdoğan iki kritik niyetini belli ediyor. Bunlardan ilki Erdoğan’ın Suriye’de IŞİD’la savaşı üstlenmeyi önermesi. Bunun anlamı yeterince açık. İkincisi ise, daha da önemli. Burada Erdoğan YPG ve IŞİD’den boşalacak yerlerin halkın seçtiği kurullar/meclisler tarafından yönetileceğini, terörist gruplarla ilişkili olmayanların yerel hükümetlerde kendi topluluklarını temsil edebileceğini yazıyor. Dahası, New York Times’a yazdığı bu yazıda Kürtlerin yoğun olarak yaşağı yerlerdeki yerel meclislerde Kürt toplumunun temsilcilerinin de yer alacağını söylüyor. Üstüne, Türk yetkillerin belediye, eğitim, sağlık ve acil hizmetlerde tasviye ve danışmanlık verebileceğini belirtiyor. Bir defa, Erdoğan ikili bir söylemi yürütüyor. Yerel meclis ve yönetimin ne anlama geldiği yeterince açıktır ve dikkat edilirse Türkiye’de hiçbir yerde Suriye’deki Kürtlere özerklik anlamına gelecek bu tür bir ifade kullanmıyor. PYD’nin içinde olmayacağı bir özerklik ya da yerel yönetimin nasıl olacağına dair bir işaret de bulunmuyor.

İkincisi, Erdoğan, ABD çekilse bile, ABD’nin hem IŞİD’le savaş hem de bir Kürt özerkliğinin koruyucusu rolünü üstlenmeye hazır olduğunu duyuruyor. Yani, ABD gitsin, onun işlevini biz yerine getirelim diyor.

Üçüncü olarak, bütün bunların ve özellikle eğitim gibi bir alanda Türkiye’nin müdahil olması gibi önerilerle Suriye’nin egemenliğini kabul etmediğini göstermiş oluyor.

Dördüncüsü, böyle bir öneriyi ABD’ye yapıyor, pazarlığı medya üzerinden ABD ile yürütmeye çalışıyor. Oysa, bunun muhatabı ancak Şam yönetimi olabilirdi. Komşu bir ülkenin belli bir toprak parçası üzerinde hayatın nasıl düzenleneceğini ABD ile birlikte belirlemeye çalışıyor. Bunu Rusya ve tabii ki Suriye yönetimi neden kabul etsin.

Bütün bu süreç birkaç gelişmeyi açığa çıkardı. Türkiye’nin Astana sürecine rağmen Suriye’de asıl ortağının ABD olduğunu birkez daha gösterdi.

Trump’ın inanılmaz ölçüde sert mesajına verilen tepkide de görüldüğü gibi ABD karşısında elinin ne kadar zayıf olduğu bir kez daha anlaşıldı.

Erdoğan’ın önerileri kabul görmese bile tarafların nerede durduğunu göstermesi açısından bu son gelişme çok faydalı oldu.

BİZİ TAKİP EDİN

360,130BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,087,895TakipçiTakip Et
7,952AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL