Kuleler çökerken...
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Yakan ama aydınlatmayan lanetli bir güneşe benziyor bu ülkede siyaset

Yakan ama aydınlatmayan lanetli bir güneşe benziyor bu ülkede siyaset. Hava durumu bile benzerlikler gösteriyor artık; önce kavurucu sıcaklar, ardından fırtına ve birden bastıran yağmur. Hiçbir şeyin dengesi yok uzun zamandır. Hangi gazeteyi, televizyonu açsam, bana stratejik düşünmenin öneminden bahsediyor; ilkeler ve ahlaki olan ne varsa stratejik olana kurban etmekten çekinmeyen. Sürekli büyük resme bakmaktan kendisini unutmuş, alıklaşmış bir yığın kafa… Suriye’de yaşanan iç savaşı, IŞİD’in yaptığı katliamları, hatta yolsuzlukları değerlendirirken bile… Yeni kitabı çıkan bir yazardan âşıklara kadar herkes stratejik düşünür olmuş…

Şengal’de bir Ezidi çocuğun gözünden o büyük resmin nasıl göründüğü, sanki kimsenin umurunda değil. Ama asıl giz de, o bakışta gizli; oradan bakabilirsek, Walter Benjamin’in yerde yatanların üzerinden yüzyıllardır geçmeye devam eden zafer alayına benzettiği o büyük tarih anlatısını, yani o büyük resmi ters çevirerek, resmin arkasındaki hakikatle yüz yüze gelebiliriz. Daha yeni, o zafer alayı, Lice’de bir genci öldürerek üzerinden geçti, savaştığı heykeli parçalarına ayırarak…

Ezidilerin yaşadığı felaket, içimde diri tutmaya çalıştığım iyimserliği zehre dönüştürdü iyice. Onların bir daha yaşadıkları topraklara dönemeyecek oluşları, öldürülen çocuklar ve kadınların birer rakam olarak büyük resmin içine gömülecek olmaları… O büyük resmin arkasına bakınca, savaşlar, katliamlar ve yeni ezme biçimlerinden başka bir şey görünmüyor, tarih kendi kaderine bırakıldığı, bıraktırıldığı için… Dünyanın sonu bir meteorun çarpmasıyla ya da küresel ısınmayla değil, iktidar mücadelelerinden ve stratejilerinden gelecek…

Ferguson’da polis, siyahi bir genci defalarca ateş ederek öldürdüğü için, günlerdir halk sokaklarda. Onların gaz bombalarının yaydığı sisin içindeki yürüyüşleri, bu topraklarda ve dünyanın başka yerlerindeki özgürlük ve adalet yürüyüşleriyle birleşene kadar, taşıdıkları bir pankartta yazdığı gibi “Hepimiz hashtag olmaya, bir mermi uzaklığında” olacağız. Böyle zamanlarda Walter Benjamin’in kötümserliği gelir aklıma; “yürek tembelliği” olarak tanımladığı melankolinin ve ‘resmi sol’un karşı konulmaz zaferinden emin iyimser kaderciliğinin karşısında duran.

Bir fikir çölü içinde yaşıyor oluşumuz, bu karşı duruş için güçsüz bırakıyor bizi. Balzac, Sel’den çıkan “Paris’ten Cava’ya Yolculuk” adlı kitabında, “Doğu’nun bu kadar az yazarının olmasının nedeni”ni düşünürken, insanların “başkalarına uzanamayacak denli kendi içine kapalı olarak” yaşamasından bahsederek şöyle yazmıştı: “Her şeyin duygu olduğu yerde düşünceye ne gerek var!” O yüzden melankoli çukurunda debeleniyor ya da çölde serap görmeye benzer iyimserliklerle avutuyoruz kendimizi. Kendi içimize kapalı olarak yaşadığımız için muhafazakârlaşıyoruz inancımız ya da siyasi görüşümüz ne olursa olsun; iyi yazarların ve sanatçıların sayısı da gittikçe azalıyor bu yüzden, sadece Doğu’da da değil…

Blanchot, bir kuleden bahseder, “Son Sözcük” anlatısında, bir kadının kuledekileri yaşanan felaket karşısında uyarmasından. “Kalkın! Bir yangın koruları kasıp kavuruyor ve toprak titriyor!” diye bağırır kadın. Kule Sahibi, “Kadınlara özgü yanılsama” deyip, kadını susturmalarını ister yanındakilerden. Ama “İmdat!” diye bağırmaya devam eder kadın. Kule çöküp hep birlikte aşağıya düşene kadar, Kule Sahibi felaketi önlemek ya da kuleden kaçmak yerine, kadını susturmayı tercih eder. Blanchot’nun kulesinde ne yaşanıyorsa, bugün dünyada da o yaşanıyor.

Ezidi Milletvekili Viyan Daxil’in gözyaşları içindeki haykırışları ya da Aylin Nazlıaka’nın kürsüden neredeyse ayakkabısını fırlatmaya varacak kadar kabaran öfkesi gibi, çöken kulenin içinde yankılanan binlerce imdat çığlığı, kapalı kapıların ardına geçemediği sürece, o büyük resim kanamaya devam edecek, Ortadoğu’dan yayılarak... Bizi başkalarından ayıran kapılar yerinde durduğu sürece de, kimsenin kulenin çöktüğünden haberi olmayacak… Kapılar olmasa, daha fazla nasıl dayanır, kanla sıvalı bu eski yapı?