Kurbanlıklar derken açlık grevleri?
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

Ölesin ki, duyulasın!

Geçen yazıda insanın bugün Tanrı’ya değilse de, davalar uğruna kurban edilmesinin sürdürüldüğünden söz etmiştim. İnsanın her şeyden önce geldiğini söylesek de, kurban kültürünün devam edişinden.... Benzer bir şeyi, Hakan Aksay T24’deki yazısında, açlık grevleriyle ilgili olarak, “hayat değil ölüm kutsaldır bu topraklarda“ diyerek söylüyor. Evet, ne yazık ki  öyle.... Hâlâ insanın bir çok şeyin ardından geldiği topraklarda yaşıyoruz.

Geçmişte yaşadığımız darbeler, idamlar, işkenceler, sürgünler yetmedi; bugün de her gün savaşla, ölümle, şiddetle yatıp kalkmaya alışmışsak, başka ne denir?

Belki, savaşa verdiğimiz canları, kimisine şehit mertebesine yükselterek, kimisini de terörist diye candan saymayarak rahatlıyoruz. Oysa şehitlik mertebesine çıkararak rahatlamak da, yaşamdan değil ölümden yana bulunduğumuzun bir başka göstergesi. Yalnız teselli değil bu şehitlik anlayışı; bunun gerisinde “Allah herkese nasip etsin” duası da var.

Ve şimdi, 12 Eylül’den beri, yani  50 gündür 700’e yakın canın devam ettirdiği açlık greviyle, “ölümü kutsamaya” devam ediyoruz.

Kendi adıma, hangi amaçla olursa olsun açlık grevini onaylayamadığımı söyleyeyim. İster dinlere, ister modern hukuka bakalım, her şeyin onun uğruna olduğunu kabul ettiğimiz insan var karşımızda; buna karşın, o insan başka bir yol kalmadığından, pey olarak kendi canını öne sürüyor. Bunu, ürkütücü ve kabul edilemez buluyorum. Böyle olduğu içindir ki, herkese, ama en başta yöneticilere bunu durdurmak düşüyor.

Örneğin, çok da uzak olmayan geçmişte F tipi ceza evlerini protesto etmek amacıyla başlatılan açlık grevlerinin ölüm oruçlarına dönüşmesi, 150’ye yakın insanın adım adım ölüme gitmesi gibi olaylar yaşanmış bir ülke burası. Bu acılar varken, Başbakan’ının söylediği sözlere, takındığı tavra bakın!

Adalet Bakanı 683 kişinin açlık grevinde olduğunu açıklıyor; Başbakan, yüzlerce insanı "şov" yapmakla suçluyor; bir yandan da BDP’li yöneticiler kuzu kebaplarla beslenirken içerdekilere “ölün” dediklerini söylemekte. Aç kalmadıkları, yiyerek beslendikleri de söyledikleri arasında. Şimdi düşünmek lazım; açlık grevi gibi ürkütücü bir girişim karşısında bir ülke yöneticisi böyle mi konuşur?  

Gerçi, Uludere gibi 34 kişinin canına mal olmuş bir olay doğru dürüst soruşturulmuyor ya da sorumlular açıklanmıyorsa açlık grevlerinin karşısındaki tutuma da pek şaşmamak gerek diyebiliriz. Deriz de, bu ülkenin yöneticisine, -hem de çok muktedir bir yönetici- topluma karşı her candan, her canın güvenliğinden sorumlu olduğunu hatırlatmak da boynumuzun borcu.