Küresel krizin neresindeyiz?
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
15 Eylül 2008’de Amerikan yatırım bankası Lehman Brothers’ın batışıyla şiddetlenen küresel krizin, hâlâ net bir resmini çekmek zor. Ama toz duman arasından görülebilenleri...

15 Eylül 2008’de Amerikan yatırım bankası Lehman Brothers’ın batışıyla şiddetlenen küresel krizin, hâlâ net bir resmini çekmek zor. Ama toz duman arasından görülebilenleri birkaç maddede toplamak mümkün.

 

1.Karşımızda kimsenin bıyık altından gülmesine izin vermeyecek ölçüde tüm coğrafyaları, tüm sektörleri, tüm toplumsal sınıfları derinden etkileyen şiddette bir kriz var. Bir zamanlar dünya ekonomisinin “maestrosu” olarak nitelenen, ABD Merkez Bankası (FED) eski Başkanı Alan Greenspan bile mevcut krizi, “yarım asırda, belki de bir asırda bir görülebilecek bir vaka” olarak nitelendiriyor.

 

2.Bu krizin, “faizleri biraz daha indirelim, bütçe açıklarını bir parça artıralım” türü gündelik “para ve maliye” politikalarıyla atlatılabilecek konjonktürel bir dalgalanma olmadığı ortada. İkinci Dünya Savaşı sonrası Bretton Woods benzeri veya 70’ler sonunda neo-liberalizm türü yeni bir “yapısal düzenlemeyle” kapitalizm krizini aşabilir mi, yoksa kapitalizmin varlığını tehdit eden sistemik bir kriz mi söz konusu? sorusunun cevabını ancak zaman ve toplumsal mücadelelerin düzeyi verebilir.

 

3.Hayatı ve ekonomiyi kâr ve rekabet merkezli tanımlayan, piyasanın kerametlerine bel bağlayan neoliberalizmin sonuna gelindiği söylenebilir. Krizin sosyalistlere, emek hareketine sunduğu en önemli imkan; kapitalizmin kendine olan güveninin sarsılması, toplum nezdinde itibarının erozyona uğramasıdır. Artık, “alternatifin ne?” sorusuna kapitalizmin ideolojik hegemonyasının zayıfladığı bir ortamda, daha inandırıcı cevaplar verme imkanına sahibiz.

 

4.Kriz ortamında devlet, ekonomiye güçlü bir aktör olarak müdahale ediyor. Böylelikle, gerek kapitalist küreselleşme ideologlarının, gerekse de Negri ve Hardt’ın "İmparatorluk" tezlerinin aksine; devletin ekonomiden elini eteğini çekmediği görülüyor. Ama bu devletin,  geniş toplum kesimlerinin tüketim özlemlerini “etkin talebe” çeviren; kamu hizmetleriyle hem istihdam yaratan, hem de yaşam standartlarını yükselten sosyal devlet değil, sermayenin akut sorunlarını “vergi mükellefinin” cebinden çözmeye soyunan bir sınıf devleti olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor.

 

5.Ulus devletlerin ortadan kalkmadığının en önemli kanıtı da, felaket anında her hükümetin kendi banka ve şirketlerini kurtarmaya koşmasıdır. Bu eğilim, özellikle AB projesinin inandırıcılığına darbe vurdu. Kredi piyasalarında, Alman bankalarının sırf Alman bankalarına, İngilizin sırf İngilize kredi açması gibi, 2 yıl öncesinde akla bile gelmeyecek bir tür “etnik arındırma” politikasıyla karşı karşıyayız.

 

6.Kriz, şimdiden geniş emekçi kitleleri vurmaya başladı. ABD’de işsizlik son iki ayda 1 milyon artışla, krizin başından bu yana 2.5 milyonluk düzeye geldi. İspanya’da işsizlik, yüzde 13.9’a tırmanırken, İngiltere’de yılın son üç ayındaki yüzde 1.5 daralma, büyük bir işsizlik dalgasının habercisi. Çin’de ise ülkenin yılbaşısıyla birlikte evlerine dönen milyonlarca işçi, işler düzelene kadar köylerinde beklemeyi tercih edecek.

 

7.Yunanistan’daki “büyük isyan”, Arjantin’de emeklilik sisteminin ulusallaştırılması, Latin Amerika’da Amerikancı “Kolombiya-Peru-El Salvador” ekseni dışında kıtasal yakınlaşmanın hızlanması, İtalyan gençlik hareketinin, Fransız kamu çalışanlarının dinamizmi gibi umut vadeden “kıpırdanmalara” karşın; krizin boyutlarına paralel bir mücadele ve direniş ekseni hala oluşturulabilmiş değil.

 

***

TÜSİAD’ın derdi ne?

TÜRKİYE’nin dış borçlarında 2001 krizinden sonra giderek özel kesimin ağırlığı arttı. Orta-uzun vadeli borçlar içinde son açıklanan rakamlara göre; özel kesim borçları 143 milyar dolar civarında. Bu borçlar içinde de finansal olmayan kuruluşların, yani şirketlerin önemli payı var. Şirketler kesimi, kısa vadeliler de katılırsa, dış aleme 125 milyar borçlu. Zaten TÜSİAD’ın hükümeti IMF ile anlaşmaya zorlamasında zurnanın zırt dediği yer de burası. Birinci önceliği uluslararası alacaklıların çıkarlarını kollamak olan IMF marifetiyle özel sektörün borçlarının devlet güvencesi altına almasını umuyor olmalılar. Aynı, 2001’de Bülent Ecevit hükümetinin yaptığı gibi…

 

J.P. Morgan Chase’in son araştırmasına göre, GOÜ’lere ait şirketlerin 2009’da 200 milyar dolarlık dış borçlarını yenilemeleri gerekiyor. Bu listenin ülke sıralaması şöyle:

 

Ülke     Borç (milyar $)

Rusya   39.9

BAE    18.1

Meksika          15.5

Türkiye            14.6

G.Kore            13.7

 

Aynı rapor, eylülden itibaren uluslararası sermaye piyasalarının bu tip borçlulara fiilen kapandığını vurguluyor. Ya iç piyasadan borçlanmak, ya da kendi gelirleriyle borçlarını kapatmak zorundalar. Eskaza bir finansman olanağı bulsalar dahi, daha geçen Ağustos’ta ABD hazine kağıtlarından yüzde 2 daha pahalı borçlanabilirken, bugün yüzde 9 prim ödemeleri bekleniyor. Hükümet, IMF’den gelecek paraları özel kuruluşların borçlarını ödemek için kullanmaya çok kararlıysa, bizden önermesi: Borçlarını ödeyemeyen şirketleri kamulaştırın, bunların zaten birçoğu eski kamu kuruluşları, böylelikle Amerikan-İngiliz hükümetlerinden geri kalmış da olmazsınız.

 

***

DAVOS 2009

BİLİNDİĞİ gibi Davos, küresel elitlerin buluşma yeri, bir anlamda uluslar arası sermayenin genel kurulu… Bir zamanlar “vereme şifa” niyetine ziyaret edilen bu küçük “Alp Cenneti”, 1971’den beri, dünyanın en zengin ve güçlülerine ev sahipliği yapıyor… Berlin Duvarı’nın yıkıldığı, Sovletler Birliği’nin dağıldığı, “tarihin sonu”na çıpa atıldığı kanaatinin hakim olduğu kavşaklarda, Çin’in DTÖ’ye katılışının kutlandığı dönemlerde; Davos’a daha bir heyecanla, iştahayla gidilirdi… Gerçi son yıllarda kapitalist küreselleşmenin yarattığı eşitsizlikler, sosyal perişanlık gündeme gelmiyor değildi. Ama, son tahlilde, kimsenin kapitalizme imanından şüphesi yoktu…

2008’de küresel risklerden söz edilse de, korku ve endişeden çok, “müdebbir girişimci” tonu zirveye damgasını vurmuştu… Son yıllarda Claudia Schiffer’den Angelina Jolie’ye, tabii yanında Brad Pitt’e kadar birçok “celebrity”nin yolu Dünya Ekonomik Forumu’ndan geçmişti…

2009’da ise, Davos’ta karların beyazlığı bile uçup giden “kârların” damgasını vurduğu gri tonun gölgesinde kalıyor… Bakmayın, yine de 1.400 şirket yöneticisi, 50 bin doları bulan katılma maliyetine aldırmayıp, Davos’un yolunu tuttu… Başbakan Tayyip Erdoğan, Özal’la başlayan “Davos’u tavaf” alışkanlığını bozmadı…

Bu yılın “starları”, 40 ülkenin devlet ve hükümet başkanları… Şirket CEO’ları el pençe divan, onların merhametinden medet umar vaziyette… Goldman Sachs, Davos’un ünlü dillere destan en görkemli partisini bu yıl askıya aldı. Çift motorlu helikopterlerin aboneleri, bu yıl tek motorlulara talim ediyorlar. Lehman Brothers’ın CEO’su Richard Full, bu yıl davetliler arasında yok, aynı şekilde geçen hafta azledilen Merril Lynch’ten John Thain de. Forum’da konuşma yapması beklenen Hintli Satyam Bilgisayar Sistemleri’nin başkanı Raju’nun ise, davete icabet etmesi mümkün değil, çünkü “o artık parmaklıklar arasında”…

Kapitalist küreselleşme “kazanan haklıdır” itikadının hakim olduğu, yükselenin borusunun öttüğü, düşenin gözyaşına bakılmadığı bir tasarımdı. Hakkını yemeyelim, Davos bu ruha sadık kalıyor, itibar kaybeden “eski dostlara” kapısını kapatıyor. Davos düzenleyicisi Claus Schwab, bu acımasız zihniyete, “giyotin gibiyiz” sözüyle sahip çıkıyor ve ekliyor, “Birçok eski CEO ve eski politikası gelmek istiyorlar. Biz de hayır diyoruz. Bir kere kaybedersen, artık karar verici konumunda değilsen, davetli olma hakkın da yoktur.”

 

***

Klasik müzik için iyi bir haber

SON dönemlerde paradan para kazanmak, en gelişkin finansal enstrümanlara aşina olmak, en kompleks yatırım stratejilerini uygulayabilecek analitik kalibreye ulaşmak; tüm parlak gençlerin ideali haline gelmişti. Kolay mı, ABD’de tüm karların yüzde 40’ı finans ve bankacılık sektörüne yığılmıştı. Amerika’da MIT’nin, Harvard’ın en parlakları, İngiltere’de Oxford, Cambridge’in dönem birincileri, bizde de Boğaziçi, ODTÜ, Bilkent’in elektronik, bilgisayar bölümlerinin istikbal vaat edenleri bilgilerini, beyinlerini yıllarca finansın hizmetine sunmadılar mı?

Şimdi sektör daralırken, kimbilir belki bir kısmı asıl mesleğine döner, bir kısmı da zaten, dünyalığını çoktan yapmıştır bile. Ama ILO’un en iyimser tahminle 51 milyon olarak verdiği ekonomik yavaşlamanın “küresel istihdam krizi”ne dönmesi sonunda; işsiz, aşsız kalacak mütevazi insanların vebalini, acaba kim ödeyecek! Bu gariplikte belki de yetenekleri en fazla heba olanlar sanattan, edebiyattan koparılanlar. Örneğin, Amerika’nın en namlı müzik okulu Julliard’dan diplomalı Alan Greenspan piyanistlikte karar kılsa idi daha isabetli olmaz mıydı? Gerçi çok yönlü yetenekleri bulunanlar da eksik değil. Örneğin, Siyah Kuğu kitabı satış rekorları kıran Nesim Nikolas Talib aynı zamanda Chikago türev borsasında marifetlerini sergilemeye devam ediyor, bu dibe vurma döneminde bile yatırımlara yüzde 115 kazandırmayı becermiş. Yeteneklerin kar batağında buharlaşması mevzuunu daha iyi kavrayabilmek için, Nobel ödüllü Hintli İktisatçı Amartya Sen’e kulak vermekte yarar var:

Cambridge Trinity College’in başındayken, en başarılı klasik müzik öğrencilerimiz, öğretim görevlisi veya bilim adamı olmak yerine, daha fazla para kazanmak için Lehman Brothers, Merril Lynch gibi bankalarda çalışmayı tercih ediyorlardı. Bu, finans sektörünün insanları işe alırken, ne kadar saçma bir yol izlediğinin de kanıtı. Yüksek maaşlara söyleyecek bir şeyim yok, fakat yetenek seçiminin de bu doğrultuda olması gerekli. Onları eğitmek için yıllar harcadık ve sonunda bilgi sahibi olmadıkları bir meslekte çalışmaya başladılar. Bunun değişmesi gerekli ve bu, klasik müzik için iyi bir haber!