Küreselleşmeci Çin, Anti-küreselleşmeci Amerika? Hadi canım
ASLI AYDIN ASLI AYDIN

Her yıl ocak ayında gerçekleştirilen Dünya Ekonomik Forumu, nam-ı diğer Davos toplantısı geçtiğimiz gün başladı. Bu yıl forum gündeminde öne çıkan isim Çin Devlet Başkanı Xi Jinping oldu. Jinping’in konuşması merakla bekleniyordu, zira bir süredir Trump-Jinping polemiği ikili tehditlere kadar gerilmişti ve bu gerginlikte ağızdan çıkan her bir söz dolar-yuan kurunda yeni spekülasyon kazançlarına fırsat tanıyordu.

Acayip günlerden geçiyoruz… 20 Ocak’ta koltuğuna geçecek olan Trump küreselleşme karşıtı olarak gözüken ifadeleriyle şimdiden oraya buraya ateş püskürüyor, Jinping de çıkıyor Davos’ta küreselleşme güzellemesi yapıyor, düzene sahip çıkma çağrısı yapıyor. Mevcut düzendeki yükselişine Amerika’nın bile engel olamadığı Çin’in varolanı savunması doğal karşılanabilir elbette, fakat bu Trump’ı gerçek anlamda küreselleşme karşıtı yapar mı? Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, bu anti-küreselleşme kokan açıklamaların ve vaatlerin Amerika’nın 2008 sonrası eriyen hegemonyasının yeniden ikame edilmesine yönelik popülist söylemler olarak okumak mümkün. Amerika yani Trump, yeniden tek başına oyun kurucu olacağı yeni bir küresel düzenin peşinde gibi gözüküyor.

Son zamanlardaki kabadayıvari açıklamalar dizisin en popüler yüzü kuşkusuz Trump. Ona buna ateş püskürüyor, ‘yaptırmayız’, ‘cevabımızı veririz’ gibi bizlere oldukça tanıdık ifadelerle özellikle ekonomi alanında gündemde ilk sıraları alıyor.

Trump’ın tansiyonu yükselttiği ülkeler tesadüfi seçilmiş ülkeler değil elbette, Amerika’nın en büyük ticaret hacminin gerçekleştiği ilk üç ülkeyi hedef alıyor; Çin, Kanada ve Meksika. Çin’i manipülatör olarak adlandırıyor, Çin’i yuanı Amerika ile olan ihracatından avantajlı çıkmak için bilinçli olarak düşük tutmakla suçluyor. Ve yine Çin’i Amerika’ya olan ihracatına % 45’lik bir tarife koymakla tehdit ediyor. Bunun yanı sıra özellikle küresel dev otomotiv şirketlerinin yatırımlarının revaçta olduğu Meksika’yı da es geçmiyor. Meksika’ya vergi duvarı öreceğini, yatırımların Amerika sınırlarına geri çekileceğini vaat ediyor. Yine tehdit ediyor… Ocak ayının başında Toyota, eğer Meksika’da üretmeye devam ettiği Corolla tipi araçları Amerika’da satmaya kalkarsa çok yüksek bir vergi ödemek zorunda kalacakmış… Nafta’ya da düşman olduğu için kendisi Kanada’ya da düşman, uzmanlar Kanada-Amerika ticaret ilişkisinin gelmiş geçmiş en kötü rakamları karşımıza çıkaracağı konusunda uyarıyorlar.

Ne var ki, Trump’ın Amerika’nın en büyük dış açık verdiği ülkelere karşı ticaret savaşı açması, bu ülkelerde üretimi gerçekleştirip ürünlerini Amerika’ya satan şirketleri yüksek vergiler ile tehdit etmesi, işçilere yönelik popülist bir programla ‘önce Amerika’ sloganı etrafında politikalarını yürütmesi, dünyada giderek eğilimi güçlenen aşırı milliyetçi akımların bir parçası olmanın dışında politik bir yere sahip değil. Ekonomik olarak bu propagandaya dış ticareti dahil etmesi, zaten söylemlerinde bir rasyonellik olmadığını gösteriyor. Geçtiğimiz günlerde kendisi de söylemiş, ‘dolar gereğinden fazla güçlü’ diye. Evet, Trump tüm söylediklerini gerçekleştirirse dolar daha da değerli hale gelecek. Ve bu diğer para birimlerine karşı değerlenmiş dolarla Amerikan ekonomisi nasıl büyüyecek, yani ürünlerini nasıl satacak, nasıl istihdamı artıracak… ? Kendi yaptığıyla alacağı sonuç çelişiyor yani. Bugüne kadar Yuan’ın Çin hükümetince düşük tutulduğuna ateş püsküren Trump, şimdi kendi eliyle doları yuan karşısında değerini artırmıyor mu? Zaten bunu görmüş olsa gerek, son günlerde yumuşattığı açıklamalarıyla dolara da diğer para birimlerine de nefes aldırdı.

Bu Trumpekonomi paradosi ne zamana kadar sürecek belli olmaz fakat dünyada yükselen bu eğilimi görmek şart. Trump’ın koyu bir Brexit savunucu olan Theresa May ile olan yakın ilişkisi, Fransa’da aşırı sağcı başkan adayı LePen’le diyaloğu artırması, bugüne kadar neoliberal küreselleşmenin mimarı olan Amerika’nın, bu proje çuvallayınca ayrımcı ve ayrılıkçı farklı bir küreselleşmeyi farklı bir cephede yürüttüğü anlaşılıyor. Trump’ın geleneksel küreselleşme politikalarına ters vaatlerle boy göstermesi, onu anti-küreselleşmeci yapmıyor. Zira kendisi bugüne dek ulus-ötesi oteller zincirleri ve gayrimenkul projeleriyle zenginliğine zenginlik katmasıyla biliniyor. Yani adama sorarlar o Trump Tower’ları neden Amerika’da yapmadın diye.

Ne var ki bugün, 2008 sonrası krizle birlikte temellerinden sarsılan ve bir türlü eski rayına oturtulamayan Amerika merkezli neoliberal dünya düzeninde ‘herkes bize düşman’, ‘zenginliğimizi kimseye yedirmeyiz’, ‘onlar kötü, biz iyiyiz’ gibi replikler prim yapıyor. Çünkü tek çıkış yolu olarak bu hikaye toplumlara dayatılıyor.

Bu hikâyenin ‘ulusal ekonomiyi koruma, yeniden kalkınma hamlesi’ gibi niyetleri barındırmadığı kesin. Niyet okuma gibi olmasın ama ayrımcılığın yeşertildiği bir toplumda en ufak bir kalkınmanın olmayacağı gayet açıktır.