Kurmacanın dışına çıkabilmek
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Haddimizi aşıp kurmacadan kurtulduğumuz ve yeryüzünün sakinleri olarak birbirimizle yüz yüze konuştuğumuz an. İşte o zaman barış gelecek ve özgürlüğü hep birlikte işleyeceğiz yeryüzünde

Çok sıkıldım, siz sıkılmadınız mı bu kurmacadan? Öyküsü, aktörleri önceden belirlenmiş bir filmin içine yerleştirdiler bizi. Nelerin olacağı, kurmacanın olay örgüsünün, entrikasının nasıl gelişeceği çok önceden belli ve bizler de, bu filmin figüranlarıyız. Sahnenin dekoru en ince ayrıntısına kadar tasarlanmış. Her şey sahne ışıklarının altında oluyor. Tüm spotlar, kameralar olaya, entrikaya çevrilmiş. Odalarımızın içindeki, içine gömüldüğümüz dev ekranlardan izliyoruz ve bir süre sonra bunun kurmaca olduğunu unutup inanıyoruz.

HER ŞEY RIZAMIZLA OLUYOR

Daha doğrusu inanmak istiyoruz. Yaşamın birbiri ardı sıra gelen can sıkıcı olaylar dizisi olduğu öğretildi bize. Bu anlamsız olaylar dizisinden olay örgüleri, entrikalar çıkaran ve yaşamı anlamlı hale getirdiğini iddia eden kurmaca yazarlarına inanıyoruz. Aldous Huxley, ‘The Genius and The Goddes’ romanında kahramanına söylettiği gibi: “İşlenmemiş haliyle varoluş her zaman birbirini izleyen baş belası bir şeydir.” Oysa “kurmacanın birliği var, biçimi var.” Biçimi olmayan yaşama kim tahammül edebilir ki? Sürekli formlar görmeye ve formlara tapınmaya alışmış bir toplumda, bize biçim ya da birlik dayatanlara teslim oluyoruz hemen. Kendini, iktidarın bakışıyla, biçimsiz, çirkin bir kütle olarak gören kitle, despot bir heykeltıraşın ellerinde yontulmaya razıdır. Her şey bizim rızamızla gerçekleşiyor.

FETHEDİLECEK TOPRAKLAR

Bu, bir savaştır, form savaşları. Başından beri siyasal iktidarlar el koydukları ve haklarını gasp ettikleri halkları biçimsiz olarak görmüşlerdir. Fetihler çağında fatihler kendilerini kozmokratör (düzen yaratıcı) olarak adlandırdılar, çünkü fethedilecek topraklar kaosun topraklarıdır, yani kargaşanın, düzensizliğin ve biçimsizliğin. Ve tepeden dayatılan her biçim, halkların ve hakların gaspıdır; bir örgü gibi ince ince ördükleri, işledikleri kendi aralarındaki ve yeryüzüyle bağların gaspı. Yaşam hiçbir zaman iktidarın anladığı gibi biçimsiz olmadı. Her varlık algılama yetisiyle kendi anlam dünyasını yaratmış ve bu anlam dünyaları kesiştiğinde de topluluklar ortaya çıkmıştır. Sorun, fetihçi anlayışların yaşama dayattığı biçim sorunudur. Varlıkların içeriden dışarıya doğru, yeryüzüyle ve kendi aralarındaki kurdukları ilişkilerin bir biçimi vardır elbet. Ama bu biçim, yaşama giydirilmiş ölü bir kabuk değil, aksine yaşamla birlikte dalgalanan ve sürekli değişen bir biçimdir. Bizler, uzun zamandır iktidarların ellerinde biçimlendirilenler, balmumu kıvamında bir malzemeye dönüşenler yeryüzüyle ve birbirimizle kurduğumuz bu türden ilişkileri çoktan unuttuk ve bir despotun elinde oyun hamuruna dönüştük. İktidarın faaliyet alanındayız.

ÖNCE SİNOPSİSİ GELDİ

Önce senaryonun sinopsisi dolaştı ortalıkta; ardından çekim senaryosunu devreye soktu iktidar ve en ince ayrıntısına kadar tasarlanmış planlarını, sahnelerini ve sekanslarını yönettiği bir kurmacanın figüranlarına dönüştük. Önce senaryoyu ezberledik, sonra da nasıl figüran gibi davranacağımızı. Sahne ışıkları altında gerçekleşiyor her şey; savaşın, yıkımın, ölümün kurmacası. Barış şimdilik gölgede kaldı. Bir yanımız spotların altında, bir yanımız gölgede. Gölgeden çıkacak ne çıkacaksa! Henüz mevcut olmayan ve görüntüye girmesiyle birlikte senaryoyu bozacak barış ve özgürlük gölgede bekliyor, şimdilik. Radyoda Leonard Cohen “Partisan”ı söylüyor: “Rüzgâr, rüzgâr esiyor/ rüzgâr esiyor mezarların arasından /özgürlük yakında gelecek/ ardından biz çıkacağız gölgelerden.”

Gölgelerden çıkmanın zamanı. Aristophanes’in komedilerinde koro üyeleri oyunun bir anında bir adım öne çıkar, rol yapmayı bırakır ve izleyicilere aktör olarak değil, yurttaş olarak seslenirlerdi. Buna parabasis deniliyor. Haddimizi aşıp kurmacadan kurtulduğumuz ve yeryüzünün sakinleri olarak birbirimizle yüz yüze konuştuğumuz an. İşte o zaman barış gelecek ve özgürlüğü hep birlikte işleyeceğiz yeryüzünde.