Kürt -Mezhep diyalektiği ve Ortadoğu sentezi.
MELİH PEKDEMİR MELİH PEKDEMİR

Dikkat ettiyseniz dinamik demedim, diyalektik dedim. Çünkü bugünlerde bizim diyalektik, onların metafiziğine tur üstüne tur bindiriyor. Evet, böyle bir alengirli cümleyle dikkatleri çektikten sonra, söylemek istediğim şudur: İç içe geçmiş olguların zincirleme reaksiyonlarıyla, her sonucun yeni sebebe dönüştüğü bir sürece girmiş bulunuyoruz!
Her gelişme birbirine bağlı. Ve şu dönemde dibine kadar vuran çatışmalarla, çelişkilerin kendi çözümünü dayatmasıyla yaşanıyor her şey. Türkiye’nin Alevi’si ile Suriye’nin Nusayri’si, Türkiye’nin Kürt’ü ile Suriye’nin Kürt’ü, Şemdinli ile Halep’in (ve Halepçe’nin!) kıyaslanması, TSK’da “tasfiye” ile YAŞ’taki oruçlu paşalar,  Ortadoğu’ya Sünni-Müslüman TSK ile Ortadoğu’daki “ılımlı” Müslüman Kardeşler, üniter devlet ile ve federasyon ve hatta konfederasyon senaryoları ve hatta hatta başkanlık rejimi tartışmaları… İlle de Suriye’de iç savaş varken Türkiye’de nasıl iç barış olsun sorusu… Ha bir de, anti diyalektik, münferit, yani tek başına bir olay: işkence… Ne kadar işkence o kadar terfi ya da yaşasın ileri demokrasi!

***

Kürt diyalektiği.

Kürtler için Şemdinli, TC için Şemdinsiz mi?
Şemdinli artık bir “bölge şehri”… O şehirde olup bitenleri anlamak için Ankara’dan bakmak yetmiyor, Irak’tan (Güney Kürdistan) ve Suriye’den (Batı Kürdistan) bakmak lazım; yani Ortadoğu’da gelinen “nokta”dan…
Diyalektik konjonktür öyle bir sıçrama yarattı ki, bugüne dek Kürt muhalefetinin en cılız kesiminin yer aldığı coğrafyada, Suriye Kürdistan’ında, şimdi en iddialı bir oluşumu ortaya çıkıyor. Suriye’nin istikbali nasıl şekillenirse şekillensin orada kalıcı bir Kürt varlığı olacak… Ve bu sayede PKK Ortadoğu denkleminde göz ardı edilemeyecek bir pozisyon tutup hareket kabiliyetini artırabilecek.

Mesela? Suriye’de “Özgür Suriye Ordusu” filan muzaffer olsa bile, tek başına öttüremeyecek borusunu… Kötü senaryoda ise bir Kürt-Sünni Arap çatışması yer alıyor. Ama bu sahnede “büyük ağabeyin” (ABD’nin) yaptırımları kendisini dayatmaz mı? Nitekim kendi başkanlık seçimiyle meşgul olsa bile ABD devreye girmekte gecikmedi. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon “Kürtler de Suriye’deki diğer gruplar gibi bu ülkenin geleceğinin parçası olmalı. Ancak herhangi bir ayrılık veya otonomiye (özerkliğe) mahal görmüyoruz” dedi. Gordon’un bu sözleri, ABD yönetimi Suriye’deki Kürt oluşumuna karşı şimdilik Ankara ile paralel görüşte diye yorumlanmış… Yorumlanmış ama, açın arşivlere bakın, benzer sözlerin 1990’larda mutlaka “Irak’taki Kürt oluşumu” için de söylendiğini görebilirsiniz…

Dolayısıyla gelinen noktada Şemdinli ile Halep arasında bağlantı kurmak zorlama sayılamıyor. Nitekim Radikal gazetesi birkaç gün önce Şemdinli’deki gelişmeleri “Bir 'Kuzey Kürdistan' provası!” diye haberleştirdi. Haberde şöyle deniyordu: “PKK, Şemdinli'de Suriye'deki 'Batı Kürdistan' örneği gibi 'Kuzey Kürdistan' propagandasına girişti. PKK’nın Şemdinli ilçe merkezini ele geçirip, TSK ve polisi ‘Ya Suriye’deki gibi kendi şehrini bombalamaya ya da PKK’lılarla sokak sokak çatışmaya girmeye’ zorlayacağını belirten yetkililer…”

Yani? “Yetkililerin” algısı da böyleymiş…
Hürriyet’te Hüseyin Yayman ise durumu daha net değerlendiriyor: “Örgüt son dönemde 1992 konseptine dönüşün provasını yapıyor. Bu bağlamda alan kontrolünü ele geçirip, bölgede gece-gündüz farklılaşan ikili bir yapı yani ‘gündüz sen, gece ben varım’ mantığını yerleştirmeye çalışıyor. PKK bunu gerçekleştirebilirse fiilen yeni bir çözüm dinamiği de oluşturacak. Suriye’de yaşananlar, örgütü ‘stratejik-taktik’ değişiklik yapmaya ve eylemliliği yükseltmeye sevk ediyor.”

***

Mezhep diyalektiği.

Bu da bölgesel bir boyutta… Yani Sürgü’deki davulcuyla, Diyanet’in Aleviler’e kendi inançlarını öğretmesiyle, Yargıtay’ın son fetvasıyla sınırlı değil…

Ortadoğu’da Sünni-Şii aksındaki gerilim son safhada… Bu ülkelerin hangileri olduğu bilindiğinde denklemi okumak zaten kolaylaşıyor. Bir yanda başta İran, öte yanda başta Suudiler ve onların başında ABD… Dolayısıyla TC yöneticileri için “Elhamdülillah Müslüman’ız” demek yetmiyor, sürekli “Elhamdülillah Sünni’yiz” diyorlar ve bunu içeride dışarıda her vesileyle tekrarlıyorlar, dayatıyorlar.

Nakşibendî Halidiye kolunda yer alan Barzaniler, kendi bölgelerindeki petrol kaynaklarının gelirini, Şiilerin denetimindeki Bağdat hükümetine aktarmaya yanaşmıyorlar. Bu konuda Türkiye de yardımlarını esirgemiyor. TC’nin, Irak Başbakanı Maliki ile kavga dövüş içinde olduğunu biliyoruz. Buna karşılık Maliki de tüm iktidarı ve parayı Şiilerin elinde topluyor. Kürtlere ve Sünnilere zırnık koklatmıyor. Haliyle bir süre sonra Irak’ın Sünni-Şii-Kürt olmak üzere üç ayrı yönetime bölünmesi şaşırtıcı olmayacak… Maliki’nin, Amerikan askerlerinin tamamen çekilmesini beklediği söyleniyor.

Huntington’ın kulakları çınlasın! ABD politikalarına meşruiyet kazandırmak uğruna “medeniyetler çatışması” tezini ortaya atmış ve böylece haçlı seferi ruhuyla Batı kamuoyundan Irak, Afganistan saldırılarına destek sağlamıştı.  Oysa asıl maksatları bölgede mezhepler çatışması çıkartmakmış!

Bu doğrultuda misyon biçtiği AKP’nin Yeni Osmanlıcılık macerası hızla hüsrana doğru gidiyor. AKP’nin tek başarısı kendi Osmanlı tarihindeki yükseliş, duraklama ve çöküş dönemlerini birkaç yıla sığdırabilmesi… Şimdi giderek bölgesel güç haline gelen Müslüman Kardeşler’in gündeminde yeni Halifelik bile varmış; yani bölgede kendi denetimleri altındaki ülkeleri tek bir çatı altında toplamak… Artık, bölgenin yerel aktörleri gözünde, “kim takar AKP’yi” durumları da hâsıl oluyor gibi…

***

Parçalanma ya da Federasyon diyalektiği.

Önce bu yöndeki basıncın “duygusal yönünden”, yani ekonomik faydalarından söz ediliyor. Irak Kürdistan’ında 5 yıl önce 400 dolar olan kişi başına milli gelir, şu anda 5 bin doları aşmış. Bu ciddi ekonomik gelişme, ister istemez cazibe odağı yaratıyormuş. Bu bölgenin Türkiye’ye ekonomik entegrasyonu sağlanırsa, siyasi çözümler de hızlanacakmış. Bu entegrasyon hem Kuzey Irak’ı geliştirecek hem Türkiye’nin ekonomik gelişmesine ciddi katkıda bulunacakmış. Hürriyet’te Erdal Sağlam aynen böyle yazdı. Başbakan, Dışişleri bakanı da bu doğrultuda konuşuyorlar. Ama bu o kadar kolay değil. Çünkü Irak Kürt yönetimiyle yapılacak tek yönlü bir enerji anlaşmasına başta Rusya ve İran olmak üzere, İngiltere ve ABD’nin de içinde bulunduğu geniş bir kesim hiç de sıcak bakmıyor.

Yani her devlet kendi payını istiyor.
AKP yönetiminin kafasında bir yerde federasyon vb. “açılımlar”, hayaller de var gibi. Ve bu nedenle başkanlık rejimi tartışmasına da sırf Erdoğan’ın tek adamlığı hırsıyla girmiyor olabilirler.

Geçenlerde, Dışişleri Bakanı Davutoğlu, “Sınırları Propaganda filmine benzetiyorum.  Kamışlı ile Musul birbirinden ayrı düşer. Yanlış örülmüş duvarlar o sınırları belirlemiş. Arap Baharı’yla birlikte bölgede yüzyılın tasfiyesi, değişimi yaşanıyor” demişti. Sınırların yapay bir şekilde belirlendiğini, ekonomik ve kültürel açıdan fiilen kaldırılmaları ve Avrupa Birliği sınırları gibi önemsiz kılınmaları gerektiğini de söyledikten sonra şunu eklemişti: “Bunu öyle bir çizelim ki, daha küçük ölçeklere bölünmek değil de daha büyük ölçeklerde bir araya gelelim.”

En son Erbil’e yaptığı ziyaret de göz önünü alındığında, “Suriye’de Kandilvari bir yapı söz konusu olamaz” diyen Davutoğlu’nun aslında “Erbilvari bir yapıya” itirazı olmadığını da düşünebiliyoruz. Erbil demişken, Cengiz Çandar burada yapılan görüşmelerde çok önemli iki hususun altını çizmişti: Davutoğlu ile Barzani’nin ortak açıklaması, her iki kesim “İlişkilerindeki gelişme hızını memnuniyetle kaydetmişler ve her alanda, özellikle ekonomik kalkınma ve enerji alanlarında genişletmek konusunda mutabık kalmışlardır” diye başlıyordu. (Yani yukarıda sözünü ettiğim entegrasyon ve ekonomik fayda...) Daha da önemlisi, ortak açıklamada, Mesut Barzani’nin sıfatının ilk kez büyük harf başlığıyla “Irak Kürdistan Bölgesi Başkanı” denilerek yer almış olmasıydı… Cengiz Çandar, işte “bunu bir kenara not edin. Özellikle ‘Kürdistan’ sözcüğünü,” diyor ve ekliyor: “Aynı açıklamada yer alan ‘Çoğulcu’ Suriye, ‘demokratik Suriye’nin yanı sıra, Kürtlerin ulusal kimlik hakları anlamında kullanılmış bir ‘şifre’ gibi gözüküyor.
Ama bu diplomatik şifreler asıl olarak diyalektik bir düzlemde çözülüyor.

***

Ordu diyalektiği.

Laik TSK ile Sünni Müslüman TSK… Bu konuda kısa ve net konuşabilirim. Bugüne dek, “yahu bakın İmam Hatip Liseleri üzerinde oynadıkları oyunlarla, buradan mezun olanları da Harbiye’ye sokacaklar, böylece TSK’ya da sızıp onu ele geçirecekler” filan diye evhamlar dile getiriliyordu ya… Geçmiş olsun. YAŞ toplantı masasında oturan paşaların canhıraş şekilde oruçlu olduklarını teşhir etmeleriyle bu evhamlar geçersizleşti. Bir de şunu söyleyeyim: Zaten TSK’nın Sünni Müslüman olmasını sadece AKP istemiyor ki, bilhassa ABD de istiyor. Müslüman Kardeşler şimdi “ılımlılaştırılıyor” ve onlarla omuz omuza olacak öteki güç de Sünni’leştiriliyor, hepsi bu… Yani? Bildiğimiz
NATO ordusu…

***

Burada son bir demografik gerçeğin altını çizerek diyalektik mevzuuna döneyim. “Türkiye toplumunun yüzde 99’u Müslüman’dır” sözü artık çok handikaplı. Yani çoğunluk Sünni ve Türk demek yetmiyor! Çünkü bu toplumun önemli bir kısmı Kürt ve Alevi; bunların toplamı ise artık yüzde 30’ları geçiyor!

Diyalektik nedir ki? Bir olguyu görürken ötekini görmemenin imkânsız hale gelmesidir; birikimlerin patlama noktasına ulaşması, çelişkilerin çatır çatır çözülmesinin gündeme gelmesi ve kırıla döküle de olsa, olumsuzluk’tan olumlu’nun fışkırması ve böylece anti-tezin tez karşısında galebe çaldığı devrimci sentezlere doğru yol alınmasıdır.

Anladık değil mi?

Metafizik nedir ki? Şimdi burada “spekülatif ontolojidir” deyip dalak şişirmek yerine en iyisi şöyle diyeyim: Metafizik şu yukarıda söylediklerimin tersi gibi bir şeydir, bunların bastırılmaya, üstünün örtülmeye çalışılmasıdır. Mesela RT Erdoğan’ın dün yaptığı konuşma gibi bir şeydir. “Faşo ağa” filmindeki repliği taklit edersem, işte “öyle” bir şeylerdir…